Dünya Metafiziktir

13 Nisan 2010 Salı

Şeytan İnsanları Nasıl Kandırmaya Çalışır?

Şeytan İnsanları Nasıl Kandırmaya Çalışır?Kuran'da pek çok ayette de bildirildiği gibi şeytanın planı, insanları sessiz ve sinsi bir şekilde din ahlakından uzaklaştırmaktır. Şeytan insanı doğru yoldan ayırıp azgınlığa sürüklemek için insanlara olabilecek her yolla yaklaşmaya çalışır. İnsanı aldatan ise, şeytanın din ahlakından uzaklaşmaya olan davetini çoğu zaman tek bir hamlede değil, yavaş yavaş, sakin ve sessiz bir plan dahilinde gerçekleştirmesidir. Böylece günah işlemeye vicdanı elvermeyen bir insan, bu şeytani planın akışına uyarsa kendini bir süre sonra din ahlakından tamamen uzaklaşmış olarak bulacaktır. Hangi sebeple olursa olsun, şeytanı bu şekilde takip edenlerin sonu ise hiç değişmeyecektir. Bu son, Kuran'da şöyle haber verilir:

"Ona yazılmıştır: "Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac Suresi, 4)

Ayette bildirildiği gibi şeytana uyanların sonu, çılgın ateşin azabıdır. Şeytanın var gücüyle insana karşı sürdürdüğü bu mücadelede, Allah rızası için bir hayat yaşayan müminlerin onun kullandığı taktikleri iyi bilmeleri çok önemlidir. Böylece, Allah'ın izniyle kendileri üzerinde etkisi olmayan şeytanın hilelerini daha çabuk fark edip, onun zayıf düzenini daha etkili bir şekilde bozabilirler.

Şeytan İnsanları Kandırmak İçin Hangi Yöntemleri Kullanır?

İnsanları Öğüt Verdiğine İnandırır


Şeytan, baş düşmanı olarak kabul ettiği insanı sonsuz yıkıma uğratma isteğini ve niyetini hiçbir zaman ona sezdirmez. Tam aksine insana, öğüt vermek isteyen bir yardımcı kimliği altında yaklaşır. İnsanı, onun iyiliğini istediğine inandırdıktan sonra, kontrolü altına alır. Kişinin zaaflarını kullanarak, ona bu yönde telkinler yapar. Hz. Adem'in, cennetten çıkarılmasına neden olan olayı yaşamasının sebebi de, bu sinsi tuzaktır. Şeytan Hz. Adem'e ve eşine bir dost gibi yaklaşmış ve onlara kendilerine öğüt verdiğine dair yemin etmiştir. Bu durum ayetlerde şu şekilde haber verilmiştir:

“Şeytan, kendilerinden "örtülüp gizlenen çirkin yerlerini" açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir."Ve: "Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti.” (Araf Suresi, 20-21)

Şeytan Hz. Adem'i ve eşini aldatarak cennetten çıkarılmalarını sağlamıştır. Hz. Adem ancak tevbe ettikten ve Allah'tan bağışlanma diledikten sonra Allah Katında affedilmiştir. (Bakara Suresi, 34) Hz. Adem'in yaşadığı ve imtihan vesilesi olan bu olay, insanın ömrü boyunca karşı karşıya olduğu gizli düşmanı şeytanın ne kadar sinsi bir yalancı olduğunun en vurucu delillerinden biridir.

Temiz Kalplisin Diyerek Kandırır

Şeytan, Kuran ahlakından uzak yaşayan insanlara temiz kalpli olduklarını düşündürür. Böylece insanlara zaten iyi bir insan olduğu telkinini vererek, onların güzel ahlakı yaşamalarını engeller ve daha da uzaklaşmalarını sağlar. Bu gibi kişileri tamamen dünya hayatına yönelterek onlara Allah'a hesap verecekleri günü unutturur ve bunun gibi vesilelerle onları ömür boyu din ahlakından uzak tutmayı amaçlar. Allah bu aldatmacalara inanan insanların ahirette düşecekleri durumu Kuran'da şöyle bildirir:

“Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” (Mücadele Suresi, 19)

Kötü Ahlaka Bahane Buldurur

Şeytan, Allah'ın rızasını kazanmayı amaçlayan müminlere karşı da farklı tuzaklar hazırlamaya çalışır. Örneğin, müminlerin ihlasla ibadet etmelerini engellemek için, samimiyetle yaptıkları her işe engel olmayı amaçlar. Tüm gücüyle, inananların din ahlakının gereklerinden küçük küçük de olsa tavizler vermesi için çaba harcar. Kibir, bencillik, unutkanlık, dikkatsizlik, kendini yeterli görme, öfke ve gurur gibi nefsin yatkın olduğu konuları çeşitli bahanelerle mümine uygulatmaya çabalar.

Sapkın Davranışları Süslü ve Çekici Gösterir

Geleneklerle bozulan, gerçek Kuran ahlakından tamamen kopuk olan ve Kuran'da "ataların dini" olarak adlandırılan batıl inançlar; Budizm, Karma felsefesi gibi insanların kendi kurallarıyla oluşturduğu sözde inanç sistemleri ve Kuran'da haram kılınan (eşcinsellik, zina, faiz vb) fiillerin meşru kabul edilmesi sapkın davranışlar arasındadır. Şeytan bu sapkınlıkları, "modernlik, çağın gerekleri veya gelenekler” gibi bahanelerle süsler. Şeytanın bu hilesi, bir ayette şu şekilde bildirilmiştir:

“...Şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar.” (Neml Suresi, 24)

Büyüklük Telkini Vermeye Çalışır

Şeytan, kendisi gibi tüm insanların da Allah'a karşı itaatsiz ve kibirli olmasını ister (Allah'ı tenzih ederiz). İnsana sürekli olarak kötü ahlak göstermesini, Allah'ın hoşnut olmayacağı her türlü tavrı uygulamasını emreder; O'nun gücünün ve büyüklüğünün gereği gibi takdir edilmesini engellemeye çalışır. Allah Kuran'da bu tehlikeyi şöyle haber vermiştir:

“Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayasızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara Suresi, 168-169)

Allah Affeder Diyerek Aldatmaya Çalışır

Şeytanın insanı Allah'ın adıyla aldatmasının bir başka yolu da, Allah'ın affediciliğini öne sürerek insanı günah işlemeye teşvik etmesidir. Bir insan, "nasıl olsa Allah affeder" diyerek bile bile günah işlemeye başlarsa, Allah korkusunu yitirebilir. Kuran'da, "yakında bağışlanacağız" diyerek bile bile günah işleyen insanlar dan bahsedilirken (Araf Suresi, 169), şeytanın insanı Allah adıyla aldatışının bir örneği haber verilir.

İnsanların Arasına Kin ve Düşmanlık Sokar

Dünya var olduğundan beri süregelen tüm savaşlardan, kavgalardan en sıradan gibi görünen tartışmalara kadar her türlü düşmanlığın arkasında "şeytanın kışkırtmaları" vardır. Kuran ahlakının getirdiği merhamet, adalet, barış ve hoşgörü gibi yüksek değerlerden uzak yaşayan inkarcıların, birbirlerine karşı kin ve düşmanlık beslemeleri son derece doğaldır. Ancak şeytan başka taktikler uygulayarak müminlerin arasına da kin ve nefret sokmaya çalışır. Bu şekilde onları zayıflatabileceğini ve bozulmaya uğratabileceğini zanneder. Allah bu tehlikeye karşı müminleri uyarmış ve çözüm yollarını göstermiştir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

”Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.” (İsra Suresi, 53)

Şeytan başka bir yöntem olarak, insanlara uzun vadeli planlar yaptırıp, bunlarla kafalarını meşgul etmeye çalışır. Veya insanları günlük işlere boğarak ve çeşitli bahaneler öne sürdürterek Allah'ı anmalarına engel olur. Ancak tabi ki, Allah'a teslim olmuş, her an O'nu zikreden, yeryüzündeki her olayın Yüce Rabbimiz'in kontrolünde olduğunu bilen ve ihlasla Rabbimiz'e yönelen müminlerin karşısında şeytanın bu zayıf hilelerinin bir etkisi olmaz. Bu durum, Kuran'da şöyle bildirilir:

“(Şeytan) Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (Sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna."” (Hicr Suresi, 39-40)

Kuruntulara ve Kuşkulara Düşürür

Şeytanın kullandığı bir başka yöntem ise kuşku ve kuruntu vermektir. Gerçekte var olmayan olayları insanların kafalarında sanki varmış gibi gösterir. Kalplerinde hastalık bulunan, zayıf karakterli kişiler bir süre sonra tamamen bu kuruntuların etkisi altına girerler. Her olayı kendi aleyhlerine planlanmış bir hareket olarak görürler. (Münafikun Suresi, 4) Sürekli tedirgin, korku içinde, ne yapacaklarını bilemeyen bir karakter sergilerler. Şuurlu bir insanın aklına bile getirmeyeceği olmadık kuruntulara düşerler. Şeytanın bu yöntemi, Kuran ayetlerinde şöyle haber verilmiştir:

“Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim...” (Nisa Suresi, 119)

“(Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez.” (Nisa Suresi, 120)

Mümin şeytanın en büyük düşmanı olduğu için, kendisini böyle bir tehlikeden müstağni göremez. Zira göstereceği en küçük bir gevşeklik, şeytanın kuruntu vermek, şüpheye sevk etmek gibi taktiklere başvurmasına imkan tanır. Ancak kesin bir bilgiyle ahirete inanan, her an katıksızca Allah'a yönelen bir mümine karşı bu kuruntular Allah'ın izniyle etkisiz kalır.

Şeytanı da Allah Yaratmıştır

Şeytan hakkında unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır. Şeytan Allah'tan müstakil bir güç değildir. Şeytanı Allah yaratmıştır ve o da O'nun kontrolündedir. Düşmanlığı insana karşıdır.

Şeytanın insanlara Allah'ın bildirdiği din ahlakını yaşatmak istememesinin nedeni, bunun insanları yıkıma uğratmak için tek yol olduğunu bilmesidir. Ancak kendisine tanınan süre bittiğinde, cezasını çekmek üzere o da saptırdığı insanlarla beraber cehenneme atılacaktır. Bir ayette şöyle bildirilmiştir:

“Andolsun, senden ve içlerinde sana tabi olacak olanlardan tümüyle cehennemi dolduracağım.” (Sad Suresi, 85)

Unutulmaması gereken, şeytanın müminler üzerinde hiçbir gücünün olmadığıdır. Şeytanın etkisini inananlardan uzaklaştıran, sürekli Allah'ı anmaları ve Rabbimiz'in gücünü, sevgisini ve azabını düşünme konusunda gevşeklik göstermemeleridir. Bu kişiler ayette "muhlis kullar", yani ihlasla, katıksız samimiyetle Allah'ı en çok razı edecek yolu tercih eden kişiler olarak bildirilmiştir. Allah bu gerçeği, ayetlerinde şöyle bildirmiştir:

(Allah) Dedi ki: "İşte bu, Bana göre dosdoğru olan yoldur. Şüphesiz, kışkırtılıp-saptırılmışlardan sana uyanlar dışında, senin Benim kullarım üzerinde zorlayıcı hiçbir gücün yoktur."” (Hicr Suresi, 41-42)

Tek arzusu, olabildiği kadar çok insanı kendisiyle birlikte cehenneme götürmek olan ve şu anda siz bu yazıyı okurken de sizi gözleyen, sizinle ilgili planlar yapan ve sizi Allah'ın dosdoğru yolundan alıkoymak isteyen bir düşmanınız var: ŞEYTAN!

“Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından sdolayı onları (insanları
saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önle-rinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."”
(Araf Suresi, 16-17)

İnsan çeşitli sebeplerden dolayı günah işlemişse hemen samimi olarak tevbe edip bağışlanma dilemeli, Allah'a sığınıp dua etmelidir. Şeytan muhakkak bu arada, “iş işten geçti, artık çok geç; bu kadar günahtan sonra kurtuluş olmaz” gibi çeşitli kışkırtmalarla o kişinin tevbe edip doğru yola yönelmesini engellemeye çalışacaktır. Oysa ne kadar kötü bir durumda olursa olsun hatasını fark edip samimi bir kalple Allah'tan bağışlanma dileyen bir kimse, Allah'ın kendisini bağışlamasını umabilir. Bu, Allah'ın vaadi (Zümer Suresi, 53-54) ve sonsuz merhametinin bir parçasıdır.

Şeytan Müminin Zamanla Yıpranmasını İster

Şeytan zamanın mümini yıpratmasını ister, müminin açık vermesini sabırla bekler. Kişinin maneviyatından zaman içinde kopardığı küçük tavizler, bir süre sonra kalbinin üzerinin kabuk bağlamasına ve aklının örtülerek şeytanın daha büyük telkin ve vesveselerine kapılabilmesine sebep olur. Bir Kuran ayetinde, şeytan tarafından doğru yoldan saptırılmak istenen bir grup müminin haberi şöyle verilmiştir:

“İki topluluğun karşı karşıya geldikleri gün, sizden geri dönenleri, kazandıkları bazı şeyler dolayısıyla şeytan onların ayağını kaydırmak istemişti...” (Al-i İmran Suresi, 155)

Maddenin Ardındaki Sır

                                                                                     

Zamansızlık ve Kader Gerçeği


Zamansızlık ve Kader GerçeğiGenel Görecelik Kuramı'na göre 
"zamanın da, onu ölçtüğümüz 
olaylar dizisinden ayrı, bağımsız 
bir varlığı yoktur." Zaman bir 
algıdan ibaret olduğuna göre de, 
tümüyle algılayana bağlı, yani 
göreceli bir kavramdır.


Zaman, beyinde saklanan birtakım hayaller arasında kıyas 
yapılmasıyla var olmaktadır. Eğer bir insanın hafızası olmasa, 
beyni bu tür yorumlar yapmaz ve dolayısıyla zaman algısı da 
oluşmaz. Bir insanın "ben otuz yaşındayım" demesinin nedeni, 
beyninde söz konusu otuz yıla ait bazı bilgilerin biriktirilmiş 
olmasıdır. Eğer hafızası olmasa, ardında böyle bir zaman
dilimi olduğunu düşünmeyecek, sadece yaşadığı tek bir 
"an" ile muhatap olacaktır.


Zaman dediğimiz algı, aslında bir anı bir başka anla 
kıyaslama yöntemidir. Bunu bir örnekle açıklayabiliriz. 
Bir cisme vurduğumuzda bundan belirli bir ses çıkar. 
Aynı cisme beş dakika sonra vurduğumuzda yine bir 
ses çıkar. Kişi, birinci ses ile ikinci ses arasında bir 
süre olduğunu düşünür ve bu süreye "zaman" der. 
Oysa ikinci sesi duyduğu anda, birinci ses sadece 
zihnindeki bir hayalden ibarettir. Sadece hafızasında
 var olan bir bilgidir. Kişi, hafızasında olanı, yaşamakta
olduğu anla kıyaslayarak zaman algısını elde eder. 
Eğer bu kıyas olmasa, zaman algısı da olmayacaktır.


Eğer bir insanın hafızası olmasa, beyni bu tür kıyaslar 
yapmaz ve dolayısıyla zaman algısı da oluşmaz. 
Bir insanın "ben otuz yaşındayım" demesinin nedeni, 
beyninde söz konusu otuz yıla ait bazı bilgilerin 
biriktirilmiş olmasıdır. Eğer hafızası olmasa, 
ardında böyle bir zaman dilimi olduğunu düşünmeyecek, 
sadece yaşadığı tek bir "an" ile muhatap olacaktır.


Beynimiz belirli bir sıralama yöntemine alıştığı için 
şu anda dünya üstte anlatıldığı gibi işlememekte ve
zamanın hep ileri aktığını düşünmekteyiz. Oysa bu, 
beynimizin içinde verilen bir karardır ve dolayısıyla 
tamamen izafidir. Gerçekte zamanın nasıl aktığını,
ya da akıp akmadığını asla bilemeyiz. Bu da zamanın
mutlak bir gerçek olmadığını, sadece bir algı biçimi 
olduğunu gösterir.


Zamanın Göreceliği Bilimsel Bir Gerçek


Zamanın göreceliği, bilimsel yöntemle de ortaya 
konmuş somut bir gerçektir. Einstein'ın Genel 
Görecelik Kuramı ortaya koymaktadır ki zamanın 
hızı, bir cismin hızına ve çekim merkezine uzaklığına
göre değişmektedir. Hız arttıkça zaman kısalmakta, 
sıkışmakta; daha ağır daha yavaş işleyerek sanki 
"durma" noktasına yaklaşmaktadır.


Bunu Einstein'ın bir örneği ile açıklayalım. Bu 
örneğe göre aynı yaştaki ikizlerden biri Dünya'da
kalırken, diğeri ışık hızına yakın bir hızda uzay
yolcuğuna çıkar. Uzaya çıkan kişi, geri döndüğünde
ikiz kardeşini kendisinden çok daha yaşlı bulacaktır.
Bunun nedeni uzayda seyahat eden kardeş için 
zamanın daha yavaş akmasıdır. Aynı örnek bir 
baba ve oğul için de düşünülebilir; "eğer babanın 
yaşı 27, oğlunun yaşı 3 olsa, 30 dünya senesi sonra 
baba dünyaya döndüğünde oğul 33 yaşında, baba
ise 30 yaşında olacaktır."


Zamanın izafi oluşu, saatlerin yavaşlaması veya 
hızlanmasından değil; tüm maddesel sistemin atom
altı seviyesindeki parçacıklara kadar farklı hızlarda
çalışmasından ileri gelir. Zamanın kısaldığı böyle 
bir ortamda insan vücudundaki kalp atışları, hücre
bölünmesi, beyin faaliyetleri gibi işlemler daha ağır
işlemektedir. Kişi zamanın yavaşlamasını hiç fark 
etmeden günlük yaşamını sürdürür. (www.fikiryazilari.net)


Kader, Allah’ın Geçmiş ve Gelecek Tüm Olayları
Bilmesidir


Zamanın izafi oluşu, bize çok önemli bir gerçeği 
göstermektedir: Bu izafiyet o kadar değişkendir ki, 
bizim için milyarlarca yıl süren bir zaman dilimi, bir 
başka boyutta sadece tek bir saniye bile sürebilir. Hatta, 
evrenin başından sonuna kadar geçen çok büyük bir zaman 
 dilimi, bir başka boyutta, bir saniye bile değil, ancak bir
"an" sürüyor olabilir.


İşte çoğu insanın tam olarak anlayamadığı, materyalistlerin
 ise anlayamayarak tümden reddettikleri kader gerçeğinin
özü buradadır. Kader, Allah'ın geçmiş ve gelecek tüm olayları
bilmesidir. İnsanların önemli bir bölümü ise, Allah'ın henüz 
yaşanmamış olayları önceden nasıl bildiğini sorarlar ve 
kaderin gerçekliğini anlayamazlar. Oysa "yaşanmamış 
olaylar", bizim için yaşanmamış olaylardır. Allah ise zamana
ve mekana bağlı değildir, zaten bunları yaratan Kendisidir. 
Bu nedenle Allah için geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir 
 ve hepsi olup, bitmiştir.

Lincoln Barnett, Genel Görecelik Kuramı'nın bu gerçeğe 
nasıl işaret ettiğinden, Evren ve Einstein isimli kitabında 
bahsetmektedir. Barnett'e göre, bütün anlamında varlıkları 
ancak "bütün yüceliğiyle kozmik bir zihin" kavrayabilir. 
Barnett'in "kozmik zihin" dediği İrade, tüm evrene hakim 
olan Allah'ın ilmi ve aklıdır. Bizim bir cetvelin başını, ortasını, 
sonunu ve aralarındaki tüm birimleri bir bütün olarak tek 
bir anda kolayca görebilmemiz gibi, Allah da bizim bağlı
olduğumuz zamanı başından sonuna kadar tek bir an olarak
bilir. İnsanlar ise sadece zamanı gelince bu olayları yaşayıp, 
Allah'ın onlar için yarattığı kadere tanık olurlar.


Einstein'in Genel Görecelik Kuramı


Zamanın bir algı olduğu, 20. yüzyılın en büyük fizikçisi sayılan 
Einstein'ın ortaya koyduğu Genel Görecelik Kuramı ile de 
doğrulanmıştır. Lincoln Barnett, Evren ve Einstein adlı kitabında 
bu konuda şunları yazar:




"Salt uzayla birlikte Einstein, sonsuz geçmişten sonsuz
geleceğe akan şaşmaz ve değişmez bir evrensel zaman 
kavramını da bir yana bıraktı. Görecelik Kuramı'nı
çevreleyen anlaşılmazlığın büyük bölümü, insanların 
zaman duygusunun da renk duygusu gibi bir algı biçimi 
olduğunu kabul etmek istemeyişinden doğuyor... Nasıl 
uzay maddi varlıkların olasılı bir sırası ise, zaman da 
olayların olasılı bir sırasıdır." (Lincoln Barnett, Evren 
ve Einstein, Varlık Yayınları, 1980, ss. 52-53.)


Einstein, Barnett'in ifadeleriyle, "uzay ve zamanın da sezgi 
biçimleri olduğunu, renk, biçim ve büyüklük kavramları gibi 
bunların da bilinçten ayrılamayacağını göstermiş"tir. Genel 
Görecelik Kuramı'na göre "zamanın da, onu ölçtüğümüz 
olaylar dizisinden ayrı, bağımsız bir varlığı yoktur."


Zaman bir algıdan ibaret olduğuna göre de, tümüyle 
algılayana bağlı, yani göreceli bir kavramdır.
Zamanın göreceliği, rüyada açık bir biçimde yaşanır.
Rüyada gördüklerimizi saatler sürmüş gibi hissetsek 
de, gerçekte herşey birkaç dakika hatta saniye sürmüştür.

Sanal Dünyalar


Sanal Dünyalarİnsan, ömrü boyunca bedeninin
dışındaki bir dünyada yaşadığını
zanneder.Halbuki dünya dediğimiz
herşey algı merkezlerimize ulaşan
sinyalleri beynimizin yorumlamasıdır.
Yani biz beynimizin içinde oluşan
dünyadan başka bir dünyayla
hiçbir zaman muhatap olamayız.
Dışımızda ne var, bunu asla bilemeyiz.
Beyne ulaşan sinyallerin kaynağının
dışarıda mevcut bulunan maddi
varlıklar olduğunu iddia edemeyiz. Çünkü dış
dünya olmadan da algılar dünyası meydana
gelebilmektedir.

"Gördüğümüz algılar dünyasının maddesel bir karşılığı
olduğu" iddiasını çürüten önemli gerçeklerden biri,
beynimizde algıların meydana gelebilmesi için dış
dünyaya ihtiyacımızın olmamasıdır. Bugün
simülatörler gibi birçok teknolojik gelişme ve
ayrıca hipnoz, bu gerçeğin en önemli delillerindendir.

Bilim yazarı Rita Carter, Mapping The Mind
isimli kitabında, "görmek için gözlere ihtiyaç
yoktur" diyerek, bilim adamları tarafından
gerçekleştirilen önemli bir deneye yer vermektedir.
Deneyde görme özürlü kişilere, video resimlerini
titreşimlere dönüştüren bir cihaz takıldı. Bu kişilerin
gözlerinin yanına takılan bir kamera ise, uyarıları bu
kişinin beynine gönderiyordu. Böylece söz konusu
kişi sürekli olarak görsel dünyadan uyarı alabiliyordu.
Hastalar bir süre sonra gerçekten görüyormuş
gibi davranmaya başladılar. Örneğin cihazlardan
birinde görüntüyü yaklaştırmak için bir lens vardı.
Bu lens hasta uyarılmadan çalıştırıldığında, hasta
 görüntü büyüyerek üzerine geliyormuş gibi gördüğü
için iki kolu ile kendini koruma ihtiyacı hissetmiştir.

Görüldüğü gibi, algılarımızın oluşması için dış dünyada
maddi karşılıklarının bulunması şart değildir. Tüm
uyarılar yapay olarak da oluşturulabilmektedir.

Yapay Olarak Oluşturulan Dünyalar

"Dış dünya" veya "madde" olmadan, algıların çok
gerçekçi olarak yaşanabileceğine dair günümüz
teknolojisinde de çok önemli örnekler bulunmaktadır.
Özellikle son yıllarda büyük bir gelişme gösteren
"sanal gerçeklik" kavramı, bu konuda fikir vericidir.
(Harun Yahya, Hayalin Diğer Adı: Madde)

Sanal gerçeklik, en basit şekliyle, bilgisayarda 
canlandırılan üç boyutlu görüntülerin bazı aygıtların 
yardımıyla insanlara "gerçek bir dünya" gibi 
gösterilmesidir. Bugün birçok alanda farklı 
amaçlarla kullanılan bu teknolojiye bu nedenle
"yapay gerçeklik", "sanal dünyalar", "sanal 
ortamlar" gibi isimler verilmektedir. Sanal 
gerçekliğin en önemli özelliği, özel aletler 
kullanan bir kişinin gördüğü görüntüyü gerçek 
zannetmesi, hatta kendisini bu görüntüye
kaptırmasıdır. Bu nedenle son yıllarda 
sanal gerçeklik ifadesinin İngilizce 
karşılığının başında "immersive" kelimesi 
de kullanılmaktadır ve bu kelimenin anlamı 
"dalmak,kaptırmak"tır. (Immersive
Virtual Reality: Kaptıran Sanal Gerçeklik)

Sanal bir dünya oluşturmak için kullanılan aletler; görüntü
sağlayan bir ekranı olan kask, dokunma hissi veren
elektronik bir eldiven gibi aletlerdir. Kaskın içindeki
bir alet ise, sürekli olarak başın hareketlerini ve açısını
kontrol ederek görüntünün,başın açısı ve duruşu
ile orantılı olarak ekrana gelmesini sağlar.
Bazen bir oda büyüklüğündeki bir kübün tüm
duvarlarına ve zeminine stereo görüntüler yansıtılır
ve bu odaya giren kişiler, taktıkları stereo gözlüklerle
odada dolaşıp, kendilerini bambaşka mekanlarda,
örneğin bir şelale kenarında, bir dağın zirvesinde,
denizin ortasındaki bir geminin güvertesinde
güneşlenirken görebilirler. Başa takılan kasklar
üç boyutlu, derinlik ve mekan algısı olan görüntüler
oluştururlar. Görüntüler insan boyutları ile orantılı
olarak verilir ve eldiven gibi bazı aletlerle dokunma
hissi sağlanır. Böylece bu aletleri kullanan kişi
gördüğü sanal dünyadaki eşyalara dokunabilir,
onların yerlerini değiştirebilir. Bu mekanlarda
insanın gördüğü görüntüdeki sesler de son derece
inandırıcıdır.Ses her yönden, farklı derinliklere
sahip olarak verilebilmektedir.Bazı uygulamalarda,
dünyanın çok farklı yerlerindeki birkaç kişiye aynı
sanal ortam gösterilebilmektir. Böylece, örneğin
dünyanın farklı ülkelerinden hatta farklı kıtalarından
üç insan, kendilerini diğerleri ile birlikte bir sürat
motoruna binerken görebilirler.

Sanal dünyanın oluşturulması için gerekli olan aletlerde
kullanılan sistem, beş duyumuz için geçerli olan sistemle
aynıdır. Örneğin kullanıcının eline taktığı eldivenin içindeki
mekanizmanın etkisiyle, parmak uçlarına bazı sinyaller verilir
ve bu sinyaller beyne iletilir. Beyin bu sinyalleri yorumladığında
bu kişi, çevresinde hiç olmadığı halde ipek bir halıya veya
yüzeyinde birçok girinti ve çıkıntı bulunan, kabarık desenli
bir vazoya dokunduğunu hissedebilmektedir.

Sanal gerçekliğin kullanılmaya başlandığı önemli alanlardan
biri de tıp dünyasıdır. Michigan Üniversitesi'nde geliştirilen
bir teknikle doktor adayları ve özellikle acil servis personeli
yapay bir ameliyathane ortamında eğitilmektedirler. Bu
uygulamada, bir odanın zeminine ve duvarlarına ameliyathane
ile ilgili görüntüler, ameliyathanenin ortasına ise, bir ameliyat
masası ve bir "hasta"nın görüntüsü yansıtılmaktadır. Doktor
adayları ise, üç boyutlu gözlüklerini takarak bu sanal hasta
üzerinde ameliyata başlamaktadırlar.

Bu örneklerde de görüldüğü gibi, yapay uyarılarla bir insana
gerçek olmayan bir dünya gerçek gibi gösterilebilmektedir.
Son yıllarda çekilen bazı ünlü filmlerin bu konuyu ele alması
da son derece dikkat çekicidir. Örneğin The Matrix isimli
filmde, filmin iki kahramanı, bir koltukta yatar vaziyette iken,
sinir sistemlerine bir bilgisayar bağlandığında kendilerini
bambaşka mekanlarda görmektedirler. Bir sahnede uzak
doğu sporları yaparken, bir başka sahnede ise, kendilerini
bambaşka kıyafetler içinde çok kalabalık bir caddede
yürürken bulmaktadırlar. Filmin kahramanı, yaşadıklarının
gerçekçiliği karşısında bunların bir bilgisayar tarafından
oluşturulan görüntüler olduğuna inanamadığını söylediğinde
 ise, bilgisayar tarafından görüntü dondurulmakta ve bu kişi
gerçek sandığı dünyanın aslında bir görüntü olduğu konusunda
ikna edilmektedir.

Sonuç olarak günümüz teknolojisi ile yapay uyarılar ile yapay
görüntüler, diğer bir deyişle yapay bir dünya oluşturmak
mümkündür. Bu yapay görüntülerin gerçeklerinden hiçbir
farklarının olmadığı, deneyen kişiler tarafından ifade edilmektedir.
O halde, biz de her an gördüğümüz "yaşam görüntüsü"nün,
dışarıda asıllarının mutlaka var olduğunu ve muhatap olduklarımızın
da bu "asıllar" olduğunu iddia edemeyiz. Bu algılarımızın nedeni
çok daha farklı bir kaynak olabilir.

Hipnozun Gösterdiği Önemli Gerçek

Yapay uyarılarla bir dünya oluşturulabileceği gerçeğine
verilebilecek en iyi örneklerden biri de hipnoz tekniğidir.
Bilindiği gibi hipnozda, hipnotize edilen kişiye bir dizi telkin
yapılır ve bu kişinin gerçeğinden ayırt edilemeyecek derecede
inandırıcı birtakım olayları yaşaması sağlanır.

Söz konusu kişi, bulunduğu odada olmayan görüntüleri,
kişileri veya manzarayı görür, sesleri duyar, kokuları ve tatları
alır. Bu sırada yaşadığı olaylardan dolayı sevinir, üzülür,
heyecanlanır, sıkılır, endişelenir, telaşlanır. Hatta hipnoz
altındaki kişinin yaşadığı olayların etkileri dışarıdan fiziksel
olarak da izlenebilir; yapılan telkinle doğru orantılı olarak
kişide nabız artışı, tansiyon artışı, cildinde kızarıklık oluşması,
ateşinin yükselmesi, mevcut ağrıyı veya acıyı hissetmemesi gibi
belirtiler meydana gelebilmektedir.

Örneğin hipnoz uygulanan bir deneyde, bir kişiye bir hastanede
bulunduğu ve bu hastanenin 10. katında ölmek üzere olan bir
hasta olduğu söylenmiş ve ancak kendisinin hızlı bir şekilde
 elindeki ilacı yetiştirirse, hayatının kurtulabileceği telkin edilmiştir.
Bu kişi hipnoz sırasındaki telkinin etkisiyle son derece hızlı olarak
10 katı çıkmaya başladığını sanmıştır. Bu sırada nefes nefese
kalmış, iyice yorulduğu için de nefesini kontrol edemeyecek hale
gelmiştir. Bunun üzerine artık en üst kata geldiği, ilacı yetiştirdiği söylenmiş ve rahat bir yatağa uzanabileceği telkin edilmiştir.
Böylece hipnoz uygulanan kişi rahatlamıştır. Hipnoz yapılan kişi,
kendisine telkin edilen mekanı ve ortamı tüm gerçekliğiyle
yaşamasına rağmen, ortada ne bahsedildiği gibi bir mekan,
ne insanlar, ne de olaylar vardır.

Soğuk Odada Terlemek

Bir diğer deneyde ise, normal bir odada bulunan kişiye bir
hamamda olduğu ve hamamın çok sıcak olduğu telkin edilmiş,
ardından bu kişi aşırı derecede terlemeye başlamıştır.

Burada çok önemli bir nokta dikkat çekmektedir: İnsan
vücudunda terlemenin oluşması için bazı etkilerin meydana
 gelmesi gerekir. Ancak bu hipnoz olayında hipnotize edilen
kişi, dışarıda terlemeye sebep olacak hiçbir etken
bulunmadığı halde terlemiştir. Bu örnek açıkça göstermektedir
ki, bir mekanda bulunmak ya da bir ortamı hissetmek için
o ortamın ya da mekanın fiziki varlığı şart değildir.
Suni uyarılar veya telkin yoluyla, benzer
etkilerin oluşturulması mümkündür.

Ulusal Hipnoterapi Derneği, Ulusal Psikoterapistler
Derneği, Profesyonel Hipnoterapistler Merkezi,
Hipnoterapi Araştırma Derneği gibi birçok kuruluşun
üyesi olan İngiliz hipnoterapi uzmanı Terrence
Watts da bir makalesinde, hipnoz sırasında geçmişteki
bir olayı hatırlayarak anlatan kişilerde, anlattıkları
olayla bağlantılı olarak bazı fiziksel değişimler
gözlendiğini belirtmektedir. Örneğin kişinin anlattığı
olayda, nefes alamama durumu oluşmuşsa, olayı
hipnoz altında anlattığı sırada yine nefesi daralmakta,
hatta bir süre için tamamen durmaktadır. Watts,
hipnoz altındayken küçükken dövüldüğü bir anı
anlatan kişinin yüzünde tokat izlerinin belirdiğini
belirtmektedir. Ayrıca Watts bunun bir gizem olmadığını,
vücudun acı algısına tepki verdiğini belirtmektedir.

Hipnoz Deneyleri

Hipnoz uygulamalarında görülen en çarpıcı örneklerden biri de
hipnoz yapılan kişinin cildinde telkin sonucu yaralar dahi
oluşabilmesidir. Örneğin Paul Thorsen isimli bir araştırmacı,
hipnoz altındaki bir kişinin koluna sadece bir kalemin ucunu
değdirmiş ve bunun kızgın bir şiş olduğunu telkin etmiştir. Kısa
bir süre sonra kalemin ucunun değdiği noktada bir yanık
kabarcığı belirmiştir. Yine aynı araştırmacı, Anne O. isimli
kişiye, hipnoz esnasında kolunun A harfi şeklinde kanırtırcasına
çizildiğini telkin etmiştir. Başka hiçbir şey yapılmadığı halde, o
bölgede A harfi şeklinde kızarıklık belirmiştir. Bourru ve Burot
isimli araştırmacılar ise, hipnoz altındaki bir kişiye kolunun
kesildiğini telkin etmişler ve yumuşak bir kalemle çizilen hafif
bir çizginin ardından kan sızdığını görmüşlerdir.

E. A. Hadfield ise, hipnotize ettiği bir denizciye, koluna kızgın
bir demir bastığını ve o bölgenin yanacağını söylemiştir. Halbuki,
sadece parmağının ucunu şöyle bir dokunmuştur. Ardından da
üzerini sarmıştır. 6 saat sonra sargılar açıldığında, o bölgede
gerçekten hafif bir kızarıklık ve kabarıklık görülmüştür.
Hadfield, "ertesi gün kabarık hayli büyümüştü ve tıpkı yanık
yeri gibi su toplamıştı" diye belirtmiştir. Hipnoz sırasında insan
vücudunda meydana gelen bu değişiklikler, görme, duyma,
dokunma, işitme, acı, ağrı gibi algılarımızın oluşması için dış
dünyaya ihtiyacımızın olmadığını göstermektedir.

Tüm bu örneklerden de anlaşıldığı gibi, hem görüntünün nasıl
oluştuğunu incelediğimizde, hem teknolojik gelişmeleri takip
ettiğimizde, hem de hipnoz gibi telkin yöntemlerini bu bilgilere eklediğimizde ortaya kesin bir gerçek çıkmaktadır: İnsan, ömrü
boyunca bedeninin dışındaki bir dünyada yaşadığını zanneder.
Halbuki dünya dediğimiz herşey algı merkezlerimize ulaşan
 sinyalleri beynimizin yorumlamasıdır. Yani biz beynimizin
içinde oluşan dünyadan başka bir dünyayla hiçbir zaman
muhatap olamayız. Dışımızda ne var, bunu asla bilemeyiz.
Beyne ulaşan sinyallerin kaynağının dışarıda mevcut bulunan
maddi varlıklar olduğunu iddia edemeyiz. Çünkü dış dünya
olmadan da algılar dünyası meydana gelebilmektedir.
Bugün bu konu, en temel bilimsel kitaplarda yer alan ve
lise çağlarından itibaren insanlara öğretilen, kesin bir
gerçektir. Sorun, insanların bu gerçek üzerinde
düşünmemeleridir.

Yalancının Kendini Kandırma Yöntemi: Beyaz Yalanlar

Yalancının Kendini Kandırma Yöntemi: Beyaz YalanlarŞeytanın en sinsi oyunlarından biri,
insanları Allah'ın bildirdiği din
ahlakından saptırabilmek ve yalanı
makul hale getirebilmek için,
söylenen yalanları “beyaz yalan”,
“küçük yalan” gibi sözde masum
kılıflara sokmasıdır. Oysa Kuran
ahlakına göre yalanın iyisi-kötüsü,
büyüğü-küçüğü olmaz. Bu nedenle
insan Allah Katında yaptıklarından sorumlu olacağını
unutmamalı ve her ne durumda olursa olsun mutlaka
doğruyu söylemelidir.

Bazı insanların en büyük hatalarından biri, Allah'ın
Kuran'da bildirdiği ahlak ile değil de kendi çıkarları
veya toplumda yaygın olan değer yargıları ile hareket
etmeleridir. Bunun için kolaylıkla, hiç düşünmeden,
Allah'ın hiç sevmediği ve ahirette cezalandırılacak
olan davranışları onaylayabilmekte, görmezlikten
gelebilmekte veya hiç sakınmadan uygulayabilmektedirler.
Yalan söylemek de bu tür davranışların başında gelir.
Her ne kadar toplumda yalancılık kötü bir ahlak özelliği
olarak bilinse de, bu kimi zaman sözde kalır. Çünkü din
ahlakının yaşanmadığı toplumlarda insanların önemli bir
bölümü, ciddi bir kişilik bozukluğu olan yalancılığı
alışkanlık haline getirmiştir. Allah bir Kuran ayetinde
bu gerçeği şu şekilde bildirmektedir:

"Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak 
olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar.
Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan 
ve tahminle yalan söylerler." (Enam Suresi, 116)

Yalan söylemenin doğru bir davranış olmadığı
konusunda herkes hemfikirdir. Ancak bu genellikle
sadece sözde kalmakta ve din ahlakının yaşanmadığı
toplumlarda insanların büyük bir çoğunluğu bu çirkin
davranışı çekinmeden yapabilmektedir.

Yalancılık Şeytanın Bir Özelliğidir

Yalan söylemek yani yanıltıcı bilgi vermek, şeytanın
en önemli özelliklerindendir. Şeytan bu özelliği ile
insanları aldatıp doğru yoldan saptırır. Kendi
taraftarlarını, etkisi altına aldığı insanları da böyle
 davranmaya sevk eder. Yalan söyleyen bir insan,
o anda şeytanın telkinlerine uyuyor demektir. Kuran'da
şeytanın yalancı karakterinin bildirildiği ayetlerden biri
şu şekildedir:

"İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: 
“Doğrusu, Allah, size gerçek olan va'di 
va'detti, ben de size vaadde bulundum, 
fakat size yalan söyledim…"
(İbrahim Suresi, 22)

Şeytanın diğer bir özelliği ise kibirli olması ve
kendini çok beğenmesidir. Bu özellik şeytanın
etkisi altına aldığı iman etmeyen kişilerde de
bulunur. Böyle kimselerin amacı, insanların
gözünde yer edinmek, küçük düşüp itibarlarını
kaybetmemektir. Böyle bir durumla karşılaştıklarında
itibarlarını korumak için her yola başvurabilirler.
Dürüst davranmak yerine hemen yalana başvurabilir,
hatta bu yalanın etkisi ile zaman zaman çekinmeden
masum insanlara iftira dahi atabilirler.

Birçok kötü özellik gibi bu kişilerin yalan söylemekten
çekinmemelerinin de asıl nedeni iman zafiyetidir.
Allah'a inanan ve ahiret gününde hesap vereceğini
bilen; dolayısıyla insanların rızasını değil de Allah'ın
rızasını gözeten bir insan yalan söylemekten, menfaati
için Kuran ahlakının gereği olan dürüstlükten ayrılmaktan
şiddetle kaçınır. Nitekim bu davranışın iman etmeyen
kimselere özgü olduğunu, Yüce Allah Kuran'da şöyle
bildirir:

“Yalanı, yalnızca Allah'ın ayetlerine inanmayanlar 
uydurur. İşte yalancıların asıl kendileri onlardır.”
(Nahl Suresi, 105)

“Beyaz Yalanlar” Aldatmacası ile Söylenen 
Yalanlar

Yalan söylemekten çekinmeyenlerin ortak özelliklerinden
biri, yalanlarını çeşitli yollarla meşru göstermeye
çalışmalarıdır. Beyaz yalanlar diye sınıflandırdıkları
yalanlar da bu yollardan biridir.

Beyaz yalanlar sözde, kimseye zarar vermeyen,
masumane, insanı o an bir sıkıntıdan kurtaran,
küçük yalanlardır. Oysa, bu tür yalanlar, ne için
söylenirse söylensin, sonuçta aldatmaya yöneliktir.
Bu kişiler yalan söylediklerinde
“Yalan söylüyorum ama kimseye bir zararım
dokunmuyor” ya da “Yalan söyleyerek insanlara
iyilik yapıyorum” gibi düşüncelerle vicdanlarını
rahatlatmaya çalışırlar. Gün boyunca
 onlarca yalan söyledikleri halde bunların yalandan
sayılmayacağını iddia ederler. Örneğin:

Telefonla arayan birine “Çok meşgulüm şu an
seninle ilgilenemeyeceğim” derler ama aslında
o anda hiçbir işleri yoktur.

Ya da işyerindeki bir dosyayı kaybeder ama kendilerine
sorulduğunda “bilmiyorum” derler ya da bir başkasının
adını vererek suçu o kişiye yüklerler.

Patronlarıyla karşılaştıklarında tam tersini düşündükleri
halde “fikirleriniz çok isabetli oluyor” ya da “şu işi
çok iyi yaptınız”gibi sözler söylerler ama aslında
ikiyüzlü bir tavır içerisindedirler.

Bu tarz yalanlar söyleyen kişi, karşısındaki insanı
kandırmakta, ona karşı samimiyetsiz davranmakta,
ona saygısızlık etmektedir. Ayrıca, böyle bir tavır
gösterenlerin dürüst ve güvenilir olmadıkları da
açıktır.Bu nedenle yalanı, siyah veya beyaz yalan
diye sınıflandırıp, “bu yalandan bir şey olmaz”,
“bu zararsızdır” gibi çıkarımlar yapmak, Kuran
ahlakına uygun olmayıp, ahirette de büyük
sorumluluğu olan bir davranıştır. Allah Hac
Suresi'nin 30.ayetinde insanlara “... yalan 
söz söylemekten de kaçının.”
şeklinde buyurmaktadır.

Peygamber Efendimiz(sav)’in Yalandan 
Sakındıran Sözleri

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav) de,
yalanın Allah'ın hoşnut olmadığı ve yasakladığı
bir davranış olduğunu sık sık haber vermiştir.
Peygamber Efendimiz (sav)'in bu
konuyla ilgili hadislerinden bazıları şöyledir:

"Yalandan uzak durun, zira yalan fücur ile 
birliktedir veher ikisi de ateştedir " (İmam Gazali,
İhya'u Ulum'id-din, 3.Cilt, s.299; İbni Mace ve Nesai'den)

"Kıyamet günü Allah Katında mahlukların en 
sevimsizleri yalancılar, kibirliler ve kardeşlerine 
karşı sinelerinde amansız kin besleyenler olacak ..."
(İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. Cilt, s. 355)

Yalan Söyleyen Kişi, Allah'ın Her Şeyi Bildiğini 
Unutmamalıdır

Yalan söyleyenlerin böyle bir davranışı çekinmeden
yapabilmelerinin asıl nedeni, Allah'ın her şeyi gören ve
işiten olduğunu bilmemeleri veya bu gerçeği düşünmek
istememeleridir. Ancak gerçek şu ki Allah, her an her
şeye şahittir. Hiçbir şey O'ndan gizli kalmaz. Gizliyi de
gizlinin gizlisini de bilir. Herhangi bir ne denle yalan
söyleyen bir insan, çevresindekileri aldatabilir, onları
yanlış bir şeye inandırabilir, bazı şeyleri onlardan
gizleyebilir ve kendince bir kazanç elde edebilir.
Ancak, içinden geçenleri, gerçekleri, her şeye gücü
yeten, her şeyi gören, işiten ve bilen Yüce Allah'tan
asla gizleyemez. Allah bu gerçeği birçok Kuran
ayetinde bildirmiştir:

"Sözü açığa vursan da, (gizlesen de birdir). 
Çünkü şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini 
de bilmektedir."(Taha Suresi, 7)

"Ve şüphesiz, senin Rabbin, sinelerinin gizli 
tuttuklarını ve açığa vurduklarını kesin 
olarak bilmektedir."(Neml Suresi, 74)

"Şüphesiz, yerde ve gökte Allah'a hiçbir şey 
gizli kalmaz."(Al-i İmran Suresi, 5)

Sonuç: Yalandan Sakınmanın Çözümü Allah 
Korkusudur

Bir insanın yalan söyleyebilmesinin nedeni, Allah'ı
gereği gibi tanımaması ve O'ndan korkup sakınmamasıdır.
Allah'ın her an kendisini gördüğünü, işittiğini bilen,
kalbinden geçenleri, her an ne düşündüğünü
bildiğinin şuurunda olan bir insan, hiçbir zaman yalan
söyleyemez. Allah'ın kendisini azaplandırmasından
korkup sakınır. Ahirette hesabını veremeyeceği
tek bir söz dahi söylemez. Dalgınlıkla
veya yanlışlıkla ağzından gerçek olmayan tek bir söz
dahi çıksa hemen onu düzeltir ve Allah'tan bağışlanma
diler. En önemlisi de Allah'ı tanıyan bir insan, yalan
söylemekten dolayı dünyada ve ahirette alınabilecek
karşılıklardan korkup sakınır.

İnsan yalan söylemenin din ahlakına uygun bir davranış
olmadığını hiç unutmamalı, her an ahirette hesap vereceğini
düşünerek hareket etmelidir. Elde edeceği geçici bir
menfaat için hem dünyada hem de ahirette küçük
düşmeyi ve azap içinde yaşamayı göze almamalıdır.
Yüce Allah bir Kuran ayetinde, dünyadaki menfaatlerini
düşünen ve ahireti unutanlar hakkında şöyle buyurmaktadır:

"İşte bunlar, ahireti verip dünya hayatını satın
alanlardır; bundan dolayı azapları hafifletilmez
ve kendilerine yardım edilmez." (Bakara Suresi, 86)

Unutmamamız gerekiyor ki; sadece yalancılık için değil,
bir insanın diğer tüm kötü ahlak özelliklerini terk etmesi
için Allah'tan korkup sakınması, ahiretin varlığına inanması
ve cehennem azabından korkması gerekir. Allah bir
ayetinde "...Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden 
'içleri titreyerek-korkmakta' olanları ve dosdoğru
namazı kılanları uyarırsın. Kim temizlenip-arınırsa,
artık o, kendi nefsi için temizle nip-arınmıştır. 
Sonunda dönüş Allah'adır." (Fatır Suresi, 18) diye
buyurarak bu gerçeği bildirmiştir.

Şeytanın Gizlediği Tuzaklar

Şeytanın Gizlediği TuzaklarKim olursa olsun, her insanın
sonsuz bir azap çekmesini
isteyen, bütün varlığını buna
adamış olan, son derece
tehlikeli bir varlık var...

Bu varlık tarihin her aşamasında
insanın düşmanı oldu. Yaşamış ve
ölmüş milyarlarca insanı ateşin
içine çekti ve halen çekmeyi amaçlıyor.
Onun için genç, yaşlı, kadın, erkek, devlet
başkanı veya dilenci fark etmiyor. Her insan
onun hedefi...

Bu sinsi varlık, insanın apaçık düşmanı olan “şeytan”dır.
Siz bu yazıyı okurken sizi gözleyen, sizinle ilgili planlar
yapan ve sizi Allah’ın dosdoğru yolundan alıkoymak
isteyen önemli bir düşmanınız var. Bu düşmanın tek
arzusu, olabildiği kadar çok insanı kendisiyle beraber
cehenneme sürüklemek... Hangi sebeple olursa olsun,
onu takip edenlerin sonu hiç değişmiyor. Bu son
Kuran’da şöyle haber verilir:

"Ona yazılmıştır: "Kim onu veli edinirse, 
şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve 
onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac Suresi, 4)

Şeytan var gücüyle insanları Allah’ın yolundan saptırmak
için çalışır. Bu nedenle, kullandığı taktiklerin iyi bilinmesi
büyük önem taşımaktadır. Böylelikle müminler, Allah’ın
izniyle kendileri üzerinde etkisi olmayan şeytanın hilelerini
daha çabuk fark edip, onun zayıf düzenini daha etkili bir
şekilde bozabilirler.

Şeytan İnsana Nasıl Yaklaşır?

Şeytan, Allah’ın emrine uymayarak (Allah’ı tenzih ederiz)
Hz. Adem’e secde etmediği için Allah'ın huzurundan
kovulmuştur. Allah'ın huzurundan ayrılmadan önce,
insanları da kendisi gibi saptırmak için Allah'tan süre
istemiş ve Allah da ona kıyamet gününe kadar süre
tanımıştır. (Araf Suresi, 11-18).

Şeytanın uygulayacağı yaklaşma taktiği her insana göre
değişir. Her insanı en zayıf noktasından yakalamayı
amaçlar. Allah’ın kendisine verdiği süreli izin ile şeytanın
insanlara nasıl yaklaşacağı bir Kuran ayetinde şöyle bildirilir:

”Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı
onları (insanları saptırmak) için mutlaka Senin 
dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. 
Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, 
sağlarından ve sollarından sokulacağım. 
Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."
(Araf Suresi, 16-17)

Şeytan İnsanlara Ne Tür Tuzaklar Kurar? 

Temiz Kalplisin Diyerek Kandırır:

Şeytan müminlere ve Kuran ahlakından uzak yaşayan
insanlara birbirinden farklı tuzaklar kurar. Örneğin, din
ahlakından uzak yaşayan bir kimseye, temiz kalpli biri
olduğu telkini vererek, güzel ahlakı yaşamamasını ve
daha da uzaklaşmasını sağlar. Onu tamamen dünya
hayatına yönelterek ona Allah'a hesap vereceği günü
unutturur ve bunun gibi vesilelerle onu ömür boyu din
ahlakından uzak tutmayı amaçlar. Allah bu aldatmacalara
inanan insanların ahirette düşecekleri durumu
Kuran’da şöyle bildirir:  

“Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara
Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın 
fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası,
hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”
(Mücadele Suresi, 19)  

Kötü Ahlaka Kılıf Buldurarak:
Şeytan, Allah’ın rızasını kazanmayı amaçlayan müminlere
karşı da farklı tuzaklar hazırlamaya çalışır. Örneğin,
müminlerin ihlasla ibadet etmelerini engellemek için,
samimiyetle yaptıkları her işe engel olmayı amaçlar.
Tüm gücüyle, inananların din ahlakının gereklerinden
küçük küçük de olsa tavizler vermesi için çaba harcar.
Kibir, bencillik, unutkanlık, dikkatsizlik, kendini yeterli
görme, öfke ve gurur gibi nefsin yatkın olduğu konuları
çeşitli kılıflara sokarak mümine uygulatmaya çabalar.  

Sapkın Davranışları Süslü ve Çekici Gösterir:
Geleneklerle bozulan, gerçek Kuran ahlakından tamamen
kopuk olan ve Kuran’da "ataların dini" olarak adlandırılan
batıl inançlar; Budizm, Karma felsefesi gibi insanların
kendi kurallarıyla oluşturduğu sözde inanç sistemleri ve
Kuran’da haram kılınan (eşcinsellik, zina, faiz vb) her
türlü sosyal ve toplumsal olayın meşru kabul edilmesi
sapkın davranışlar arasındadır. Şeytan bu sapkınlıkları,
"modernlik, çağın gerekleri veya gelenekler” gibi
bahanelerle süsler. Şeytanın bu hilesi bir ayette şu
şekilde bildirilmiştir:  

“...Şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece 
onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı 
onlar hidayet bulmuyorlar.” (Neml Suresi, 24)

    Şeytanın Sinsi Oyunları 

    Büyüklük Telkini Vermeye Çalışır:
    Şeytan, kendisi gibi tüm insanların da Allah'a karşı
    itaatsiz ve kibirli olmasını ister (Allah’ı tenzih ederiz).
    İnsana sürekli olarak kötü ahlak göstermesini, Allah'ın
    hoşnut olmayacağı her türlü tavrı uygulamasını emreder;
    O'nun gücünün ve büyüklüğünün gereği gibi takdir
    edilmesini engellemeye çalışır. Allah Kuran'da bu
    tehlikeyi şöyle haber vermiştir:  
    “Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve 
    temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. 
    Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. O, size 
    yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayasızlığı ve Allah'a 
    karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”
      (Bakara Suresi, 168-169)

    Şeytanın uyguladığı en sinsi oyun, insanları Allah’ın adını
    kullanarak kandırmasıdır. Bu yöntemle, Allah'ın razı
    olmadığı hareketlerin din adına yapılmasını telkin eder.
    Konu ile ilgili bir Kuran ayeti şöyledir:  

    ”Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır; 
    öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) 
    da, sizi Allah ile (Allah'ın adını kullanarak) 
    aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, 
    öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi 
    grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından
    olmaya çağırır. (Fatır Suresi, 5-6)  

    Allah Affeder Diye Aldatmaya Çalışır:

    Şeytanın insanı Allah'ın adıyla aldatmasının bir başka
    yolu da, Allah'ın affediciliğini öne sürerek insanı günah
    işlemeye teşvik etmesidir. Bir insan, "nasıl olsa Allah
    affeder" diyerek bile bile günah işlemeye başlarsa,
    Allah korkusunu yitirebilir. Kuran'da, "yakında
    bağışlanacağız" diyerek bile bile günah işleyen
    insanlar (Araf Suresi, 169) bildirilirken, şeytanın
    insanı Allah adıyla aldatışının bir örneği haber verilir.  

    İnsanların Arasına Kin ve Düşmanlık Sokar:

    Dünya var olduğundan beri süregelen tüm savaşlardan,
    kavgalardan en sıradan gibi görünen tartışmalara kadar
    her türlü düşmanlığın arkasında "şeytanın kışkırtmaları"
    vardır. Kuran ahlakının getirdiği merhamet, adalet, barış
    ve hoşgörü gibi yüksek değerlerden uzak yaşayan
    inkarcıların, birbirlerine karşı kin ve düşmanlık
    beslemeleri son derece doğaldır. Ancak şeytan
    başka taktikler uygulayarak müminlerin arasına
    da kin ve nefret sokmaya çalışır. Bu şekilde onları
    zayıflatabileceğini ve bozulmaya uğratabileceğini zanneder.
    Allah bu tehlikeye karşı müminleri uyarmış ve çözüm
    yollarını göstermiştir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:  

    ”Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini 
    söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. 
    Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.”
    (İsra Suresi, 53)

    Şeytan başka bir yöntem olarak, insanlara uzun vadeli
    planlar yaptırıp, bunlarla kafalarını meşgul ettirmeye çalışır.
    Veya insanları günlük işlere boğarak ve çeşitli bahaneler
    öne sürdürterek Allah'ı anmalarına engel olur. Ancak tabi ki,
    Allah'a teslim olmuş, sabah akşam O'nu zikreden, yeryüzündeki
    her olayın Yüce Rabbimiz’in kontrolünde olduğunu bilen ve
    ihlasla Rabbimiz’e yönelen müminlerin karşısında şeytanın
    bu zayıf hilelerinin bir etkisi olmaz. Bu durum Kuran’da
    şöyle bildirilir: 

    “(Şeytan) Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye 
    karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, 
    (Sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) 
    süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü 
    mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan 
    muhlis olan kulların müstesna."” (Hicr Suresi, 39-40)

      İman Etmeyenlerin Kendini Kandırma Yöntemleri

      İman Etmeyenlerin Kendini Kandırma YöntemleriDin ahlakını yaşamayan insanların
      birtakım gerçekleri göz ardıetmek
      ve bunun sonucunda kendilerini
      avutmak için kullandıkları bazı
      savunma mekanizmaları vardır.
      Bunlardan biri ve belki de en
      etkilisi insanın "kendi kendini
      kandırması"dır.

      Yüce Rabbimiz, biz kullarına yol gösterici olarak indirdiği
      mübarek Kuran'da, insanın yaratılış amacını bildirmiştir.
      Bu amaç, insanın kendisini yaratan ve yaşatan Yüce
      Rabbimiz'e kulluk etmesidir. Allah bir Kuran ayetinde
      bu amacı şöyle bildirir:

      “…insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye 
      yarattım.” (Zariyat Suresi, 56)

      Buna rağmen bazı insanlar bu varolma amacını
      unutarak, başka amaçlar edinebilmektedirler.
      Allah'ı razı etmek için yapmaları gereken ibadet
      ve güzel davranışları hatırladıklarındaysa, bu
      sorumluluktan kaçmak ya da hatalı olduklarını
      bildikleri halde vicdanlarını rahatlatmak için
      kendilerini türlü telkin ve bahanelerle kandırma
      yoluna giderler.

      İnsanlar Hangi Bahanelerle Kendilerini 
      Kandırırlar?

      Öncelikle belirtmek gerekir ki insanların kendi
      kendilerini kandırma bahaneleri, aslında şeytanın
      onları Allah'ın yolundan döndürebilmek, Allah'ın
      emrettiği ibadetleri yerine getirmelerine ve
      Kuran'da bildirilen üstün ahlakı yaşamalarına
      engel olmak için kullandığı telkinlerdir. İşte
      şeytanın bu telkinlerinin etkisinde kalmış
      insanların tutumlarından bazı örnekler:

      I. Düşünmekten Kaçarak "Haberim Yoktu,
      Bilmiyordum" Diyebileceğini Zannedenler

      Her insan Allah'ın varlığını, yaratılış amacını, O'na
      nasıl kulluk etmesi gerektiğini düşünüp anlayabilecek
      bir bilince ve vicdana sahiptir. Nitekim kendileri için
      en hayati olan bu konuları düşünmeyen insanlar,
      menfaatleriyle ilgili bir konuyu gayet iyi düşünüp
      hesaplayabilirler. Örneğin, ticari bir iş söz konusu
      olduğunda paralarını nasıl değerlendireceklerini çok
      iyi bilirler; bu konudaki her aşamayı ayrıntısıyla
      düşünürler. Veya kendi çıkarlarının olduğu işlerdeki
      en zor problemlerin üstesinden gelebilirler; her detay
      için ayrı bir tedbir düşünebilirler.

      İşte bu yüzden ahirette "düşünemedim", 
      "akledemedim" gibi mazeretler -Allah'ın
      dilemesi dışında- kabul görmeyecektir. Allah
      Kuran'da insanları, hesap gününün "Zalimlere
      kendi mazeretlerinin hiçbir yarar sağlamayacağı
      gün..." olduğuna dair uyarmıştır. (Mümin Suresi, 52)

      II. "Biliyordum, Ama Ortam ve Şartlar Müsaade
      Etmedi" Diyerek Kendini Kandıranlar

      Bazı insanlar sürekli olarak içinde bulundukları
      şartları bahane ederler. Okul yıllarında ayrı, iş
      hayatında ayrı, evlenince, çocukları olunca ayrı
      bahaneler ileri sürerler. Din ahlakını yaşamaya
      samimi niyetleri olmadığı için çeşitli konuları
      ibadetlerini yerine getirmelerine engel olarak
      görürler. Öne sürdükleri engellerden en başta
      gelenleri de müsait zamanlarının olmaması ve
      şartların uygun olmaması iddiasıdır.

      Oysa günlük yaşamları içinde insanlar pek çok
      işe rahatlıkla zaman ayırırlar. Özellikle bir çıkarları
      söz konusu olduğunda, gerekirse başka isteklerinden
      fedakarlık eder, ama yine de o iş için gereken
      zamanı ayarlarlar. Ancak insanların geneline
      bakıldığında ibadetler konusunda aynı kararlılığı
      göstermedikleri görülür.

      "Namaz kılmak istiyorum, ama hiç zaman 
      bulamıyorum", "işlerim çok yoğun, ibadete 
      vakit ayıramıyorum" gibi, veya "öfkelenmek 
      istemiyorum, ama ortam çok stresli", “şartlar
      beni böyle davranmaya zorladı” benzeri bahaneler
      öne süren pek çok kişi görmüşsünüzdür. Bu insanlar
      genellikle Kuran ahlakını yaşama konusunda
      samimiyetsiz bir yaklaşım içindedirler. Allah,
      dünyada kendilerini kandırarak, öne sürdükleri
      mazeretlerin kabul edileceğini zanneden ve bu
      yüzden ibadetlerini yerine getirmeyen veya sürekli
      erteleyen insanların ahirette karşılaşacağı durumu
      bize şöyle bildirmiştir:

      “İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve
      erteledikleri şeylerle haber verilir. Hayır; 
      insan, kendi nefsine karşı bir basirettir. 
      Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile.”
      (Kıyamet Suresi, 13-15)

      III. "Nasıl Olsa Allah Beni Affeder" Diyerek 
      Kendilerini Kandıranlar

      İnsanların çoğu Allah'ın varlığını bilir ve kabul ederler
      ama O'nun kudretini gereği gibi takdir edemezler.
      Yanılgıya düştükleri konu Allah'ın varlığı değil,
      Allah'ın sıfatlarıdır. Örneğin, Allah'ın kullarına karşı
      çok lütufkar, bağışlayıcı ve merhametli olduğunu
      düşünürler de, inkarcılardan intikam alan, onlara
      azap eden, kahreden sıfatlarını düşünmeye pek
      yanaşmazlar. Allah korkusu olmayan, yaptıklarının
      karşılığında ceza göreceğine inanmayan bir insan her
      türlü kötülüğü, zulmü rahatlıkla yapabilir. Allah'ın
      yasakladığı, haram kıldığı her türlü suçu işleyip, sonra
      da "nasıl olsa Allah affeder" gibi gerçeklerden uzak
      sapkın bir düşünceye kapılabilir. İşte bu yüzden şeytan
      insanlara hep bu yönden yaklaşır ve insanların kendilerini
      "nasıl olsa affedilirim" düşüncesiyle kandırmalarını
      teşvik eder.

      O halde insanın bir hataya düştüğünde, buna önem
      vermeyip "nasıl olsa bağışlanırım", "nasıl olsa 
      affedilirim” diye düşünmesi değil, hemen samimi bir
      şekilde Rabbimiz'e yönelmesi ve hatasını düzeltme
      konusunda kesin bir kararlılıkla tevbe etmesi gerekir.
      İnsan ancak Allah'a karşı samimi ve dürüst bir kul
      olursa Allah'ın bağışlamasını umabilir.

      IV. "Bazı Önde Gelen Kişiler İnkar Ediyordu, 
      Onlara İnandım" Diyerek Kendini Kandıranlar

      Özellikle içinde yaşadığımız dönem, bilimin ciddi şekilde
      ilerlediği, pek çok teknolojik gelişmenin yaşandığı bir
      yüzyıldır. Ancak "bilim adamı" sıfatıyla ortaya çıkan
      bazı insanlar, bilimi kendi dünyevi çıkarları için
      kullanmakta, inkarcı zihniyetlerini bilimle desteklemeye
      çalışmakta ve bilimi, gerçekleri araştırıp bulmak yerine,
      kendi ideolojilerini beslemek için kullanmaktadırlar.

      Bu kişiler evrendeki ve canlılardaki kusursuz yaratılışı
      ve mucizevi özellikleri görmezden gelerek, herşeyin
      tesadüfler sonucu kendiliğinden var olduğu gibi gerçek
      dışı bir iddia ile ortaya çıkmaktadırlar. Bu çevrelerin
      amacı, Allah'ın varlığını inkar etmek ve toplumlara da
      inkar ettirmektir. Bu yolla hiç kimseye karşı sorumluluk
      hissetmeyen, başıboş bireylerden oluşan, her türlü
      ahlaksızlığın yaygın olarak yaşandığı toplumlar
      oluşturmak istemektedirler.

      Bu yüzden kaynağını hiç araştırmadan, detaylarını
      öğrenmeden bu gibi kişilerin görüşlerini kabul etmek
      ve uygulamak yerine, kişinin kendi aklı ve vicdanıyla
      olayları değerlendirmesi ve buradan doğru sonuca
      ulaşması gerekir. Allah bir Kuran ayetinde, "Hakkında
      bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak,
      göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur."
      (İsra Suresi, 36) diye emretmektedir.

      Sonuç: Kendini Kandırmak Yerine Samimi 
      Müslüman Olmak

      İnsan kendini kandırarak ne gerçeği değiştirebilir, ne
      de sorumluluktan kurtulabilir. Bu kişi vicdanını örterek
      kendini aldattığı, türlü bahane ve gerekçelerle rahatlatmaya
      çalıştığı her an aslında korkunç bir kayıp içindedir. Ahirette
      ise bu akılsızlığı nedeniyle -Allah'ın dilemesi dışında-
      telafisi asla mümkün olmayacak bir pişmanlık içinde
      olacaktır. Durum böyleyken, insanın bir an önce kendini
      kandırmaktan vazgeçip, son derece açık bir şuurla ve
      dikkatle kulluk görevini yerine getirmesi gerekir.

      İnsanın kendi kendini kandırmak yerine yaptığı her
      davranışın, aklından geçen her düşüncenin Allah'ın
      bilgisi dahilinde olduğunu ve hesap günü bunlardan
      sorumlu tutulacağını düşünmesi, kendisi için en güzel
      ve kazançlı olan yoldur.

      Kaçınılmaz Olan Apaçık Gerçek Yaklaştı: Kıyamet


      Kaçınılmaz Olan Apaçık Gerçek Yaklaştı: Kıyamet"Kendi nefisleri konusunda   
      düşünmüyorlar mı? Allah, 
      gökleri, yeri ve bu ikisi 
      arasında olanları ancak hak
      ile ve belirlenmiş bir süre 
      (ecel) olarak yaratmıştır. 
      Gerçekten, insanlardan çoğu 
      Rablerine kavuşmayı inkar 
      ediyorlar." (Rum Suresi, 8)

      Yaşamınızı yönlendiren olaylara şöyle bir göz atın.
      Büyük olasılıkla bir yerlere ulaşmak için uğraşıyor,
      yaşam mücadelesi" içinde iyi bir yer almaya
      çalışıyorsunuz. Hayatınızdaki pek çok şeye yoğun
      bir dikkat veriyor, bu konular üzerinde derin derin
      düşünüyorsunuz. Ama yaşamınız boyunca
      düşünmekten kesinlikle kaçındığınız konular da var.
      Ölüm bunlardan bir tanesi, belki de en önemlisi.
      Ölüm, düşünüldüğünde insanda etki uyandıran ancak
      çözüm getirilemeyen kesin bir "son". (Harun Yahya,
      Kıyamet Alametleri)

      Kuran ahlakını yaşamayan insanlar kendilerini
      korkutan bu sondan çeşitli yöntemlerle korunmaya
      çalışırlar. Bunlar arasında en yaygın olarak tercih
      edilen ancak en akılcı olmayanı; korku duymak
      yerine, böyle bir konuyu akla getirmemek hatta
      mümkünse unutmaktır. Allah birçok insanın
      düşünmekten kaçtığı, ancak çok yakın olan
      bu gerçeği, ayette şu şekilde bildirmiştir:

      "Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü 
      elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. 
      Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa,
      artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya 
      hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir."
      (Al-i İmran Suresi, 185)

      Siz bu satırları okurken veya bu yazı bittikten
      sonra günlük uğraşılara daldığınız zaman da
      ölüm size çok yakındır. Yaşınız kaç olursa olsun
      geçen her gün, sizi kaderinizde yazılmış olan sona
      doğru biraz daha yaklaştırmaktadır. Bu sondan
      kaçmak, hatta biraz ertelemek için almakta
      olduğunuz önlemlerin hiçbiri sizi bu dünyada "geçici"
      olmaktan kurtaramayacaktır.

      Sizin hayatınız da, sizden önceki tüm insanlar gibi
      bir gün son bulacaktır. Ancak her insan gibi sizin
      için de ölümle bitecek olan dünya hayatı, kıyamet
      günü yeni bir kalkış ile başlayacak ve sonsuza
      kadar devam edecektir. O gün sadece siz değil
      tüm canlıların, yeryüzünün, hatta evrenin son
      günüdür. Dünya hayatının son bulacağı kıyamet
      günü, yalnızca dehşetin yaşandığı, boyutları hiçbir
      insanın hayal edemeyeceği kadar korkunç, aynı
      zamanda görkemli bir "son gün" olacaktır.
      Yeryüzündeki herşey yerle bir olacak, dağlar bir
      yün gibi çözülecek.Ardı ardına gelecek büyük
      felaketler olacak güneş körelecek, yıldızlar kayıp,
      yok olacaktır. Ardından Allah o vakte kadar dünya
      üzerinde yaşamış tüm insanları canlandırılacak,
      bir araya toplayacak ve her insan bu güne şahit
      olacaktır. Rabbimiz'in ayette belirttiği gibi, bu "son gün"
      inkarcılar için zorlu bir gündür. (Müddessir Suresi, 9)

      Bu bahsettiğimiz kıyamet günü insanların çoğunun
      tahmin ettiği gibi hiç de uzak değildir, yaklaşarak
      gelmektedir. O gün dünyayla birlikte ve dünyaya ait
      olan herşey de yok olacaktır. Hırslar, istekler, kızgınlıklar,
      beklentiler, kıskançlıklar, düşmanlıklar ve zevkler sona
      erecektir. Geleceğe yönelik planların hiçbir anlamı
      kalmayacaktır. Allah'a döndürüleceğini unutan
      herkes için, o çok sevdiği, sonsuz hayata tercih
      ettiği dünyanın tüm o aldatıcı zenginlikleri, güzellikleri
      ve meşguliyetleriyle sona erdiği gün gelmiş olacaktır.
      İşte o gün, insanlar Allah'ın varlığına kesin bir biçimde
      şahit olacak, unutmaya çalıştıkları hesap günü ile karşı
      karşıya kalacaklardır. Eğer iman etmemişlerse gaflet
      içinde geçirdikleri kısa ömür sona erecek, azap dolu
      sonsuz bir başlangıç kendilerini bekleyecektir. İnkarcılara
      asla mutluluk getirmeyecek bu sonsuz azap dolu yaşam
      ilk andan itibaren öylesine şiddetlidir ki, bunu yaşayanlar,
      azabın yerine yok olmayı isteyeceklerdir Ama bu da
      mümkün olmayacaktır. O gün herkes en küçük ayrıntıya
      kadar dünya hayatının hesabını vermek üzere Allah'ın
      huzuruna çıkacaktır.

      Kıyamet günü, dünya hayatının hatta tüm kainatın son
      günüdür, ama aynı zamanda da ahiretteki sonsuz yaşamın
      başlangıcıdır. O sonsuz yaşamın başlangıcında, insanların
      tümü yeni bir dirilişle dirilecekler ve dünyadaki yaşamlarında
      Allah'a ve karşılaşacakları bugüne inanmış olanlar cennette
      ağırlanırken, inkar edenler cehenneme sevk edileceklerdir.

      Bu, insanoğlunu bekleyen en büyük gerçektir ve başka hiçbir
      dünyevi düşünce bu gerçeğin üzerinde düşünmek kadar
      önemli olamaz.

      Kendisinden asla kaçış olmayan kıyamet gününü gözardı
      etmek, onu hiçbir zaman ortadan kaldırmayacak, aksine
      insanların kaçışı olmayan sonsuz hayatını azap içinde
      geçirmelerine sebep olacaktır.

      Akıllı ve samimi bir insanın yapması gereken, Rabbimiz'in
      "her nefis kendine basirettir." (Kıyamet Suresi, 14)
      ayetinde belirttiği gibi kendi vicdanının sesine kulak vererek,
      eksiklerini ve hatalarını düzeltme yoluna gitmek ve hayatını
      Kuran ahlakına uygun olacak şekilde düzenlemektir.

      "Ay karardığı, Güneş ve ay birleştirildiği zaman; 
      İnsan o gün: "Kaçış nereye?" der. Hayır, sığınacak 
      herhangi bir yer yok. O gün, 'sonunda varılıp karar 
      kılınacak yer (müstakar)' yalnızca Rabbi'nin katıdır."
      (Kıyamet Suresi, 8–12)

      Giriş

      Niçin Kendini Kandırıyorsun?İnsan aldanıp yanılmaya, yanlış yola sapmaya, kendini kandırarak ömrünü boş işlere harcamaya yatkın bir varlıktır. Yeryüzündeki her detay son derece mucizevi özelliklere sahiptir. Buna rağmen düşünmeyen insan vicdansızlık yaparak bunları görmemeye, duymamaya veya görüp, duyup da anlamazlıktan gelmeye meyillidir. Ancak unutulmamalıdır ki eğer insan Allah'ın varlığı ve büyüklüğü üzerinde düşünmez ve aklını kullanmazsa, dünyada yaşadıkları nedeniyle sonsuz bir pişmanlıkla karşı karşıya kalabilir.

      Gerçek ve samimi imana sahip insanlar hiçbir konuda kendilerini kandırmaz ve gerçeklerden kaçmazlar. Çünkü bu insanlarda güçlü bir Allah korkusu vardır ve bu nedenle Allah'ın rızasını kaybetmekten, O'na kullukta kusur etmekten şiddetle sakınırlar. Ama Kuran'da bildirilen ifadeyle "kalbinde hastalık olan kişiler" ise Allah'a ibadet etmekte "ağır" davranırlar. Allah bu insanların varlığını Nisa Suresi'nin 72. ayetinde "Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır" şeklinde bildirmiştir.

      Bu insanlar Kuran'a uygun olan yaşam ve ahlak modelini bilirler, ama samimi olmadıkları için bu konuda isteksizdirler. İbadetleri yerine getirmemek için daima bahane ararlar. Sürekli böyle bir arayış içinde oldukları için de her şart ve ortamda kendilerini kandıracak ya da doğru olandan uzaklaştıracak sahte gerekçeler bulurlar. Allah'ın bir başka ayetinde bildirdiği gibi "bir ucundan dini yaşarlar" ve Allah'a gereği gibi kulluk etmezler. Halbuki onlar böyle samimiyetsiz bir ibadet anlayışıyla yalnızca kendilerini kandırırlar.

      Samimiyetten uzak insanların Allah'a karşı olan sorumluluklarından kaçmak, ömürlerini dünyevi hırslarla tüketmek için bitip tükenmeyen bahaneleri vardır. Genç yaşlarında, okul yıllarında, iş hayatına atılınca, eğlencede, yazın, kışın, çocuk sahibi olunca, üzülünce, sevinince... Her durumda ibadet etmelerine, Allah'ın gösterdiği ahlakı yaşamalarına engel olarak gösterebilecekleri suni sebepler üretebilirler. Burada önemli olan, insanların bu gerekçeleri öne sürerken samimiyetsiz olduklarının iyice anlaşılmasıdır. Çünkü dünya üzerinde bir insanın Allah'ın istediği güzel ahlakı yaşamasına engel olabilecek hiçbir gerekçe olamaz. Eğer insan böyle bir gerekçe öne sürüyorsa, bu, tamamen kendi samimiyetsizliği veya iradesizliğinin göstergesidir.

      Allah'ın kendisini her an sarıp kuşattığını, kendisine şah damarından yakın olduğunu, herşeyi gördüğünü, işittiğini, herkesin gizlediklerini de açığa vurduklarını da Rabbimizin bildiğini bilen bir insan, O'na olan kulluğunda asla samimiyetsizlik yapmaya kalkışamaz. Bir bahane öne sürecek olsa bunu, daha kalbinden geçirirken Allah'ın bileceğini ya da kullukta çekimser davranan bir insanın içindeki isteksizlikten Allah'ın haberdar olacağını çok iyi bilir. Dolayısıyla da kendisini kandırmanın bir kaçış olamayacağının, aksine onu çok büyük kayıplara uğratacağının da bilincindedir. Böyle bir insan hiçbir şartta Allah'ın rızasından taviz vermez. Çünkü Allah'a kesin bir bilgi ile iman ettiği için zaafı yoktur. Kayıtsız şartsız bir samimiyet içindedir.

      Kalbinde hastalık bulunan insanlar ise, Allah'ı açıkça inkar etmeseler de imanlarında bir zaafiyet olması söz konusudur. Yani inançları belli koşullara bağlıdır. Nefislerinin rahatıyla ya da çıkarlarıyla çelişen ilk anda, güzel ahlaktan taviz vermekten çekinmezler. Bunun dışındaki zamanlarda da kendilerince kolaylarına gelen ibadetleri yerine getirerek vicdanlarını rahatlatmaya çalışırlar. Bu insanlar kendilerini çok açık bir şekilde kandırırlar, ama bir türlü bunun şuuruna varmazlar.

      Kendini Kandırmak Yerine Samimiyet

      Durum böyleyken insanın değil kendisini kandırması, son derece açık bir şuurla ve dikkatle kulluk görevini yerine getirmesi gerekir. Bu da, kişinin her an vicdanının sesini dinlemesi ve Allah'ın kitabı Kuran'a uyması ile mümkündür. Samimi olarak iman eden bir insan için başka bir yol yoktur. İnsanın dünyada yaşadığı süre boyunca her geçen saniye ölüme ve hesap gününe biraz daha yaklaştığını, yaptığı her davranışın, aklından geçen her düşüncenin Allah'ın bilgisi dahilinde olduğunu ve bunlardan sorumlu tutulacağını düşünmesi, kendisi için en güzel ve kazançlı olan yoldur.

      Dikkat edin, Allah'a karşı samimi olmaya yönelten bu yol, insan için en kolay olanıdır. Bir anlık düşünmenin ve verilen samimi bir kararın ardından insan tüm yaşamı boyunca bu kararın getireceği şuur açıklığı ile yaşayabilir. Bu bilinci kazandığında ise hiçbir konuda kendini kandırmaz ve bu şekilde kendi kendini ebedi zarara uğratmaktan sakınmış olur.

      Unutmayın; kendini kandırmak insan için, bir nevi ateşle oynamaktır. Kişi, bu şekilde oyalanırken ve tam da dünyaya dalmışken bir anda canını teslim almaya gelen melekleri yanında bulabilir. Bu durumda "Ne iyi ettim, dünyadaki hayatım boyunca yedim, içtim, gezdim, eğlendim, sorumluluklarımı, kulluk vazifemi gözardı ettim, hiç düşünmedim" diyebilecek midir? Kuşkusuz ki hayır. Bu, en gafil insanın bile aklından geçiremeyeceği bir düşüncedir.

      Bu, bütün insanların aklından bir an bile çıkarmaması gereken çok önemli bir gerçektir. Allah bu gerçeği ayetlerinde hatırlatırken, kendilerini kandıran insanların pişmanlıklarını ve çaresizliklerini de şöyle bildirmektedir:

      "Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azab apansız size gelip çatmadan evvel. Kişinin (yana yakıla) şöyle diyeceği (gün): "Allah yanında (kullukta) yaptığım kusurlardan dolayı yazıklar olsun (bana) doğrusu ben, (Allah'ın diniyle) alay edenlerdendim." Veya: "Gerçekten Allah bana hidayet verseydi, elbette muttakilerden olurdum" diyeceği, ya da azabı gördüğü zaman: "Benim için bir kere daha (dünyaya dönme fırsatı) olsaydı da, ihsan edenlerden olsaydım" (diyeceği günden sakının). " (Zümer Suresi, 54–58)

      Ölüm Gerçeğini Görmezden Gelmeye Çalışanlar, Yüzünden İnsan Işığı Alınmış Olanlar

      Dünya Hayatının Beynimizde Oluştuğu, Teknik Bir Gerçektir