Dünya Metafiziktir

13 Nisan 2010 Salı

İman Etmeyenlerin Kendini Kandırma Yöntemleri

İman Etmeyenlerin Kendini Kandırma YöntemleriDin ahlakını yaşamayan insanların
birtakım gerçekleri göz ardıetmek
ve bunun sonucunda kendilerini
avutmak için kullandıkları bazı
savunma mekanizmaları vardır.
Bunlardan biri ve belki de en
etkilisi insanın "kendi kendini
kandırması"dır.

Yüce Rabbimiz, biz kullarına yol gösterici olarak indirdiği
mübarek Kuran'da, insanın yaratılış amacını bildirmiştir.
Bu amaç, insanın kendisini yaratan ve yaşatan Yüce
Rabbimiz'e kulluk etmesidir. Allah bir Kuran ayetinde
bu amacı şöyle bildirir:

“…insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye 
yarattım.” (Zariyat Suresi, 56)

Buna rağmen bazı insanlar bu varolma amacını
unutarak, başka amaçlar edinebilmektedirler.
Allah'ı razı etmek için yapmaları gereken ibadet
ve güzel davranışları hatırladıklarındaysa, bu
sorumluluktan kaçmak ya da hatalı olduklarını
bildikleri halde vicdanlarını rahatlatmak için
kendilerini türlü telkin ve bahanelerle kandırma
yoluna giderler.

İnsanlar Hangi Bahanelerle Kendilerini 
Kandırırlar?

Öncelikle belirtmek gerekir ki insanların kendi
kendilerini kandırma bahaneleri, aslında şeytanın
onları Allah'ın yolundan döndürebilmek, Allah'ın
emrettiği ibadetleri yerine getirmelerine ve
Kuran'da bildirilen üstün ahlakı yaşamalarına
engel olmak için kullandığı telkinlerdir. İşte
şeytanın bu telkinlerinin etkisinde kalmış
insanların tutumlarından bazı örnekler:

I. Düşünmekten Kaçarak "Haberim Yoktu,
Bilmiyordum" Diyebileceğini Zannedenler

Her insan Allah'ın varlığını, yaratılış amacını, O'na
nasıl kulluk etmesi gerektiğini düşünüp anlayabilecek
bir bilince ve vicdana sahiptir. Nitekim kendileri için
en hayati olan bu konuları düşünmeyen insanlar,
menfaatleriyle ilgili bir konuyu gayet iyi düşünüp
hesaplayabilirler. Örneğin, ticari bir iş söz konusu
olduğunda paralarını nasıl değerlendireceklerini çok
iyi bilirler; bu konudaki her aşamayı ayrıntısıyla
düşünürler. Veya kendi çıkarlarının olduğu işlerdeki
en zor problemlerin üstesinden gelebilirler; her detay
için ayrı bir tedbir düşünebilirler.

İşte bu yüzden ahirette "düşünemedim", 
"akledemedim" gibi mazeretler -Allah'ın
dilemesi dışında- kabul görmeyecektir. Allah
Kuran'da insanları, hesap gününün "Zalimlere
kendi mazeretlerinin hiçbir yarar sağlamayacağı
gün..." olduğuna dair uyarmıştır. (Mümin Suresi, 52)

II. "Biliyordum, Ama Ortam ve Şartlar Müsaade
Etmedi" Diyerek Kendini Kandıranlar

Bazı insanlar sürekli olarak içinde bulundukları
şartları bahane ederler. Okul yıllarında ayrı, iş
hayatında ayrı, evlenince, çocukları olunca ayrı
bahaneler ileri sürerler. Din ahlakını yaşamaya
samimi niyetleri olmadığı için çeşitli konuları
ibadetlerini yerine getirmelerine engel olarak
görürler. Öne sürdükleri engellerden en başta
gelenleri de müsait zamanlarının olmaması ve
şartların uygun olmaması iddiasıdır.

Oysa günlük yaşamları içinde insanlar pek çok
işe rahatlıkla zaman ayırırlar. Özellikle bir çıkarları
söz konusu olduğunda, gerekirse başka isteklerinden
fedakarlık eder, ama yine de o iş için gereken
zamanı ayarlarlar. Ancak insanların geneline
bakıldığında ibadetler konusunda aynı kararlılığı
göstermedikleri görülür.

"Namaz kılmak istiyorum, ama hiç zaman 
bulamıyorum", "işlerim çok yoğun, ibadete 
vakit ayıramıyorum" gibi, veya "öfkelenmek 
istemiyorum, ama ortam çok stresli", “şartlar
beni böyle davranmaya zorladı” benzeri bahaneler
öne süren pek çok kişi görmüşsünüzdür. Bu insanlar
genellikle Kuran ahlakını yaşama konusunda
samimiyetsiz bir yaklaşım içindedirler. Allah,
dünyada kendilerini kandırarak, öne sürdükleri
mazeretlerin kabul edileceğini zanneden ve bu
yüzden ibadetlerini yerine getirmeyen veya sürekli
erteleyen insanların ahirette karşılaşacağı durumu
bize şöyle bildirmiştir:

“İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve
erteledikleri şeylerle haber verilir. Hayır; 
insan, kendi nefsine karşı bir basirettir. 
Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile.”
(Kıyamet Suresi, 13-15)

III. "Nasıl Olsa Allah Beni Affeder" Diyerek 
Kendilerini Kandıranlar

İnsanların çoğu Allah'ın varlığını bilir ve kabul ederler
ama O'nun kudretini gereği gibi takdir edemezler.
Yanılgıya düştükleri konu Allah'ın varlığı değil,
Allah'ın sıfatlarıdır. Örneğin, Allah'ın kullarına karşı
çok lütufkar, bağışlayıcı ve merhametli olduğunu
düşünürler de, inkarcılardan intikam alan, onlara
azap eden, kahreden sıfatlarını düşünmeye pek
yanaşmazlar. Allah korkusu olmayan, yaptıklarının
karşılığında ceza göreceğine inanmayan bir insan her
türlü kötülüğü, zulmü rahatlıkla yapabilir. Allah'ın
yasakladığı, haram kıldığı her türlü suçu işleyip, sonra
da "nasıl olsa Allah affeder" gibi gerçeklerden uzak
sapkın bir düşünceye kapılabilir. İşte bu yüzden şeytan
insanlara hep bu yönden yaklaşır ve insanların kendilerini
"nasıl olsa affedilirim" düşüncesiyle kandırmalarını
teşvik eder.

O halde insanın bir hataya düştüğünde, buna önem
vermeyip "nasıl olsa bağışlanırım", "nasıl olsa 
affedilirim” diye düşünmesi değil, hemen samimi bir
şekilde Rabbimiz'e yönelmesi ve hatasını düzeltme
konusunda kesin bir kararlılıkla tevbe etmesi gerekir.
İnsan ancak Allah'a karşı samimi ve dürüst bir kul
olursa Allah'ın bağışlamasını umabilir.

IV. "Bazı Önde Gelen Kişiler İnkar Ediyordu, 
Onlara İnandım" Diyerek Kendini Kandıranlar

Özellikle içinde yaşadığımız dönem, bilimin ciddi şekilde
ilerlediği, pek çok teknolojik gelişmenin yaşandığı bir
yüzyıldır. Ancak "bilim adamı" sıfatıyla ortaya çıkan
bazı insanlar, bilimi kendi dünyevi çıkarları için
kullanmakta, inkarcı zihniyetlerini bilimle desteklemeye
çalışmakta ve bilimi, gerçekleri araştırıp bulmak yerine,
kendi ideolojilerini beslemek için kullanmaktadırlar.

Bu kişiler evrendeki ve canlılardaki kusursuz yaratılışı
ve mucizevi özellikleri görmezden gelerek, herşeyin
tesadüfler sonucu kendiliğinden var olduğu gibi gerçek
dışı bir iddia ile ortaya çıkmaktadırlar. Bu çevrelerin
amacı, Allah'ın varlığını inkar etmek ve toplumlara da
inkar ettirmektir. Bu yolla hiç kimseye karşı sorumluluk
hissetmeyen, başıboş bireylerden oluşan, her türlü
ahlaksızlığın yaygın olarak yaşandığı toplumlar
oluşturmak istemektedirler.

Bu yüzden kaynağını hiç araştırmadan, detaylarını
öğrenmeden bu gibi kişilerin görüşlerini kabul etmek
ve uygulamak yerine, kişinin kendi aklı ve vicdanıyla
olayları değerlendirmesi ve buradan doğru sonuca
ulaşması gerekir. Allah bir Kuran ayetinde, "Hakkında
bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak,
göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur."
(İsra Suresi, 36) diye emretmektedir.

Sonuç: Kendini Kandırmak Yerine Samimi 
Müslüman Olmak

İnsan kendini kandırarak ne gerçeği değiştirebilir, ne
de sorumluluktan kurtulabilir. Bu kişi vicdanını örterek
kendini aldattığı, türlü bahane ve gerekçelerle rahatlatmaya
çalıştığı her an aslında korkunç bir kayıp içindedir. Ahirette
ise bu akılsızlığı nedeniyle -Allah'ın dilemesi dışında-
telafisi asla mümkün olmayacak bir pişmanlık içinde
olacaktır. Durum böyleyken, insanın bir an önce kendini
kandırmaktan vazgeçip, son derece açık bir şuurla ve
dikkatle kulluk görevini yerine getirmesi gerekir.

İnsanın kendi kendini kandırmak yerine yaptığı her
davranışın, aklından geçen her düşüncenin Allah'ın
bilgisi dahilinde olduğunu ve hesap günü bunlardan
sorumlu tutulacağını düşünmesi, kendisi için en güzel
ve kazançlı olan yoldur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Giriş

Niçin Kendini Kandırıyorsun?İnsan aldanıp yanılmaya, yanlış yola sapmaya, kendini kandırarak ömrünü boş işlere harcamaya yatkın bir varlıktır. Yeryüzündeki her detay son derece mucizevi özelliklere sahiptir. Buna rağmen düşünmeyen insan vicdansızlık yaparak bunları görmemeye, duymamaya veya görüp, duyup da anlamazlıktan gelmeye meyillidir. Ancak unutulmamalıdır ki eğer insan Allah'ın varlığı ve büyüklüğü üzerinde düşünmez ve aklını kullanmazsa, dünyada yaşadıkları nedeniyle sonsuz bir pişmanlıkla karşı karşıya kalabilir.

Gerçek ve samimi imana sahip insanlar hiçbir konuda kendilerini kandırmaz ve gerçeklerden kaçmazlar. Çünkü bu insanlarda güçlü bir Allah korkusu vardır ve bu nedenle Allah'ın rızasını kaybetmekten, O'na kullukta kusur etmekten şiddetle sakınırlar. Ama Kuran'da bildirilen ifadeyle "kalbinde hastalık olan kişiler" ise Allah'a ibadet etmekte "ağır" davranırlar. Allah bu insanların varlığını Nisa Suresi'nin 72. ayetinde "Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır" şeklinde bildirmiştir.

Bu insanlar Kuran'a uygun olan yaşam ve ahlak modelini bilirler, ama samimi olmadıkları için bu konuda isteksizdirler. İbadetleri yerine getirmemek için daima bahane ararlar. Sürekli böyle bir arayış içinde oldukları için de her şart ve ortamda kendilerini kandıracak ya da doğru olandan uzaklaştıracak sahte gerekçeler bulurlar. Allah'ın bir başka ayetinde bildirdiği gibi "bir ucundan dini yaşarlar" ve Allah'a gereği gibi kulluk etmezler. Halbuki onlar böyle samimiyetsiz bir ibadet anlayışıyla yalnızca kendilerini kandırırlar.

Samimiyetten uzak insanların Allah'a karşı olan sorumluluklarından kaçmak, ömürlerini dünyevi hırslarla tüketmek için bitip tükenmeyen bahaneleri vardır. Genç yaşlarında, okul yıllarında, iş hayatına atılınca, eğlencede, yazın, kışın, çocuk sahibi olunca, üzülünce, sevinince... Her durumda ibadet etmelerine, Allah'ın gösterdiği ahlakı yaşamalarına engel olarak gösterebilecekleri suni sebepler üretebilirler. Burada önemli olan, insanların bu gerekçeleri öne sürerken samimiyetsiz olduklarının iyice anlaşılmasıdır. Çünkü dünya üzerinde bir insanın Allah'ın istediği güzel ahlakı yaşamasına engel olabilecek hiçbir gerekçe olamaz. Eğer insan böyle bir gerekçe öne sürüyorsa, bu, tamamen kendi samimiyetsizliği veya iradesizliğinin göstergesidir.

Allah'ın kendisini her an sarıp kuşattığını, kendisine şah damarından yakın olduğunu, herşeyi gördüğünü, işittiğini, herkesin gizlediklerini de açığa vurduklarını da Rabbimizin bildiğini bilen bir insan, O'na olan kulluğunda asla samimiyetsizlik yapmaya kalkışamaz. Bir bahane öne sürecek olsa bunu, daha kalbinden geçirirken Allah'ın bileceğini ya da kullukta çekimser davranan bir insanın içindeki isteksizlikten Allah'ın haberdar olacağını çok iyi bilir. Dolayısıyla da kendisini kandırmanın bir kaçış olamayacağının, aksine onu çok büyük kayıplara uğratacağının da bilincindedir. Böyle bir insan hiçbir şartta Allah'ın rızasından taviz vermez. Çünkü Allah'a kesin bir bilgi ile iman ettiği için zaafı yoktur. Kayıtsız şartsız bir samimiyet içindedir.

Kalbinde hastalık bulunan insanlar ise, Allah'ı açıkça inkar etmeseler de imanlarında bir zaafiyet olması söz konusudur. Yani inançları belli koşullara bağlıdır. Nefislerinin rahatıyla ya da çıkarlarıyla çelişen ilk anda, güzel ahlaktan taviz vermekten çekinmezler. Bunun dışındaki zamanlarda da kendilerince kolaylarına gelen ibadetleri yerine getirerek vicdanlarını rahatlatmaya çalışırlar. Bu insanlar kendilerini çok açık bir şekilde kandırırlar, ama bir türlü bunun şuuruna varmazlar.

Kendini Kandırmak Yerine Samimiyet

Durum böyleyken insanın değil kendisini kandırması, son derece açık bir şuurla ve dikkatle kulluk görevini yerine getirmesi gerekir. Bu da, kişinin her an vicdanının sesini dinlemesi ve Allah'ın kitabı Kuran'a uyması ile mümkündür. Samimi olarak iman eden bir insan için başka bir yol yoktur. İnsanın dünyada yaşadığı süre boyunca her geçen saniye ölüme ve hesap gününe biraz daha yaklaştığını, yaptığı her davranışın, aklından geçen her düşüncenin Allah'ın bilgisi dahilinde olduğunu ve bunlardan sorumlu tutulacağını düşünmesi, kendisi için en güzel ve kazançlı olan yoldur.

Dikkat edin, Allah'a karşı samimi olmaya yönelten bu yol, insan için en kolay olanıdır. Bir anlık düşünmenin ve verilen samimi bir kararın ardından insan tüm yaşamı boyunca bu kararın getireceği şuur açıklığı ile yaşayabilir. Bu bilinci kazandığında ise hiçbir konuda kendini kandırmaz ve bu şekilde kendi kendini ebedi zarara uğratmaktan sakınmış olur.

Unutmayın; kendini kandırmak insan için, bir nevi ateşle oynamaktır. Kişi, bu şekilde oyalanırken ve tam da dünyaya dalmışken bir anda canını teslim almaya gelen melekleri yanında bulabilir. Bu durumda "Ne iyi ettim, dünyadaki hayatım boyunca yedim, içtim, gezdim, eğlendim, sorumluluklarımı, kulluk vazifemi gözardı ettim, hiç düşünmedim" diyebilecek midir? Kuşkusuz ki hayır. Bu, en gafil insanın bile aklından geçiremeyeceği bir düşüncedir.

Bu, bütün insanların aklından bir an bile çıkarmaması gereken çok önemli bir gerçektir. Allah bu gerçeği ayetlerinde hatırlatırken, kendilerini kandıran insanların pişmanlıklarını ve çaresizliklerini de şöyle bildirmektedir:

"Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azab apansız size gelip çatmadan evvel. Kişinin (yana yakıla) şöyle diyeceği (gün): "Allah yanında (kullukta) yaptığım kusurlardan dolayı yazıklar olsun (bana) doğrusu ben, (Allah'ın diniyle) alay edenlerdendim." Veya: "Gerçekten Allah bana hidayet verseydi, elbette muttakilerden olurdum" diyeceği, ya da azabı gördüğü zaman: "Benim için bir kere daha (dünyaya dönme fırsatı) olsaydı da, ihsan edenlerden olsaydım" (diyeceği günden sakının). " (Zümer Suresi, 54–58)

Ölüm Gerçeğini Görmezden Gelmeye Çalışanlar, Yüzünden İnsan Işığı Alınmış Olanlar

Dünya Hayatının Beynimizde Oluştuğu, Teknik Bir Gerçektir