Dünya Metafiziktir

13 Nisan 2010 Salı

Sanal Dünyalar


Sanal Dünyalarİnsan, ömrü boyunca bedeninin
dışındaki bir dünyada yaşadığını
zanneder.Halbuki dünya dediğimiz
herşey algı merkezlerimize ulaşan
sinyalleri beynimizin yorumlamasıdır.
Yani biz beynimizin içinde oluşan
dünyadan başka bir dünyayla
hiçbir zaman muhatap olamayız.
Dışımızda ne var, bunu asla bilemeyiz.
Beyne ulaşan sinyallerin kaynağının
dışarıda mevcut bulunan maddi
varlıklar olduğunu iddia edemeyiz. Çünkü dış
dünya olmadan da algılar dünyası meydana
gelebilmektedir.

"Gördüğümüz algılar dünyasının maddesel bir karşılığı
olduğu" iddiasını çürüten önemli gerçeklerden biri,
beynimizde algıların meydana gelebilmesi için dış
dünyaya ihtiyacımızın olmamasıdır. Bugün
simülatörler gibi birçok teknolojik gelişme ve
ayrıca hipnoz, bu gerçeğin en önemli delillerindendir.

Bilim yazarı Rita Carter, Mapping The Mind
isimli kitabında, "görmek için gözlere ihtiyaç
yoktur" diyerek, bilim adamları tarafından
gerçekleştirilen önemli bir deneye yer vermektedir.
Deneyde görme özürlü kişilere, video resimlerini
titreşimlere dönüştüren bir cihaz takıldı. Bu kişilerin
gözlerinin yanına takılan bir kamera ise, uyarıları bu
kişinin beynine gönderiyordu. Böylece söz konusu
kişi sürekli olarak görsel dünyadan uyarı alabiliyordu.
Hastalar bir süre sonra gerçekten görüyormuş
gibi davranmaya başladılar. Örneğin cihazlardan
birinde görüntüyü yaklaştırmak için bir lens vardı.
Bu lens hasta uyarılmadan çalıştırıldığında, hasta
 görüntü büyüyerek üzerine geliyormuş gibi gördüğü
için iki kolu ile kendini koruma ihtiyacı hissetmiştir.

Görüldüğü gibi, algılarımızın oluşması için dış dünyada
maddi karşılıklarının bulunması şart değildir. Tüm
uyarılar yapay olarak da oluşturulabilmektedir.

Yapay Olarak Oluşturulan Dünyalar

"Dış dünya" veya "madde" olmadan, algıların çok
gerçekçi olarak yaşanabileceğine dair günümüz
teknolojisinde de çok önemli örnekler bulunmaktadır.
Özellikle son yıllarda büyük bir gelişme gösteren
"sanal gerçeklik" kavramı, bu konuda fikir vericidir.
(Harun Yahya, Hayalin Diğer Adı: Madde)

Sanal gerçeklik, en basit şekliyle, bilgisayarda 
canlandırılan üç boyutlu görüntülerin bazı aygıtların 
yardımıyla insanlara "gerçek bir dünya" gibi 
gösterilmesidir. Bugün birçok alanda farklı 
amaçlarla kullanılan bu teknolojiye bu nedenle
"yapay gerçeklik", "sanal dünyalar", "sanal 
ortamlar" gibi isimler verilmektedir. Sanal 
gerçekliğin en önemli özelliği, özel aletler 
kullanan bir kişinin gördüğü görüntüyü gerçek 
zannetmesi, hatta kendisini bu görüntüye
kaptırmasıdır. Bu nedenle son yıllarda 
sanal gerçeklik ifadesinin İngilizce 
karşılığının başında "immersive" kelimesi 
de kullanılmaktadır ve bu kelimenin anlamı 
"dalmak,kaptırmak"tır. (Immersive
Virtual Reality: Kaptıran Sanal Gerçeklik)

Sanal bir dünya oluşturmak için kullanılan aletler; görüntü
sağlayan bir ekranı olan kask, dokunma hissi veren
elektronik bir eldiven gibi aletlerdir. Kaskın içindeki
bir alet ise, sürekli olarak başın hareketlerini ve açısını
kontrol ederek görüntünün,başın açısı ve duruşu
ile orantılı olarak ekrana gelmesini sağlar.
Bazen bir oda büyüklüğündeki bir kübün tüm
duvarlarına ve zeminine stereo görüntüler yansıtılır
ve bu odaya giren kişiler, taktıkları stereo gözlüklerle
odada dolaşıp, kendilerini bambaşka mekanlarda,
örneğin bir şelale kenarında, bir dağın zirvesinde,
denizin ortasındaki bir geminin güvertesinde
güneşlenirken görebilirler. Başa takılan kasklar
üç boyutlu, derinlik ve mekan algısı olan görüntüler
oluştururlar. Görüntüler insan boyutları ile orantılı
olarak verilir ve eldiven gibi bazı aletlerle dokunma
hissi sağlanır. Böylece bu aletleri kullanan kişi
gördüğü sanal dünyadaki eşyalara dokunabilir,
onların yerlerini değiştirebilir. Bu mekanlarda
insanın gördüğü görüntüdeki sesler de son derece
inandırıcıdır.Ses her yönden, farklı derinliklere
sahip olarak verilebilmektedir.Bazı uygulamalarda,
dünyanın çok farklı yerlerindeki birkaç kişiye aynı
sanal ortam gösterilebilmektir. Böylece, örneğin
dünyanın farklı ülkelerinden hatta farklı kıtalarından
üç insan, kendilerini diğerleri ile birlikte bir sürat
motoruna binerken görebilirler.

Sanal dünyanın oluşturulması için gerekli olan aletlerde
kullanılan sistem, beş duyumuz için geçerli olan sistemle
aynıdır. Örneğin kullanıcının eline taktığı eldivenin içindeki
mekanizmanın etkisiyle, parmak uçlarına bazı sinyaller verilir
ve bu sinyaller beyne iletilir. Beyin bu sinyalleri yorumladığında
bu kişi, çevresinde hiç olmadığı halde ipek bir halıya veya
yüzeyinde birçok girinti ve çıkıntı bulunan, kabarık desenli
bir vazoya dokunduğunu hissedebilmektedir.

Sanal gerçekliğin kullanılmaya başlandığı önemli alanlardan
biri de tıp dünyasıdır. Michigan Üniversitesi'nde geliştirilen
bir teknikle doktor adayları ve özellikle acil servis personeli
yapay bir ameliyathane ortamında eğitilmektedirler. Bu
uygulamada, bir odanın zeminine ve duvarlarına ameliyathane
ile ilgili görüntüler, ameliyathanenin ortasına ise, bir ameliyat
masası ve bir "hasta"nın görüntüsü yansıtılmaktadır. Doktor
adayları ise, üç boyutlu gözlüklerini takarak bu sanal hasta
üzerinde ameliyata başlamaktadırlar.

Bu örneklerde de görüldüğü gibi, yapay uyarılarla bir insana
gerçek olmayan bir dünya gerçek gibi gösterilebilmektedir.
Son yıllarda çekilen bazı ünlü filmlerin bu konuyu ele alması
da son derece dikkat çekicidir. Örneğin The Matrix isimli
filmde, filmin iki kahramanı, bir koltukta yatar vaziyette iken,
sinir sistemlerine bir bilgisayar bağlandığında kendilerini
bambaşka mekanlarda görmektedirler. Bir sahnede uzak
doğu sporları yaparken, bir başka sahnede ise, kendilerini
bambaşka kıyafetler içinde çok kalabalık bir caddede
yürürken bulmaktadırlar. Filmin kahramanı, yaşadıklarının
gerçekçiliği karşısında bunların bir bilgisayar tarafından
oluşturulan görüntüler olduğuna inanamadığını söylediğinde
 ise, bilgisayar tarafından görüntü dondurulmakta ve bu kişi
gerçek sandığı dünyanın aslında bir görüntü olduğu konusunda
ikna edilmektedir.

Sonuç olarak günümüz teknolojisi ile yapay uyarılar ile yapay
görüntüler, diğer bir deyişle yapay bir dünya oluşturmak
mümkündür. Bu yapay görüntülerin gerçeklerinden hiçbir
farklarının olmadığı, deneyen kişiler tarafından ifade edilmektedir.
O halde, biz de her an gördüğümüz "yaşam görüntüsü"nün,
dışarıda asıllarının mutlaka var olduğunu ve muhatap olduklarımızın
da bu "asıllar" olduğunu iddia edemeyiz. Bu algılarımızın nedeni
çok daha farklı bir kaynak olabilir.

Hipnozun Gösterdiği Önemli Gerçek

Yapay uyarılarla bir dünya oluşturulabileceği gerçeğine
verilebilecek en iyi örneklerden biri de hipnoz tekniğidir.
Bilindiği gibi hipnozda, hipnotize edilen kişiye bir dizi telkin
yapılır ve bu kişinin gerçeğinden ayırt edilemeyecek derecede
inandırıcı birtakım olayları yaşaması sağlanır.

Söz konusu kişi, bulunduğu odada olmayan görüntüleri,
kişileri veya manzarayı görür, sesleri duyar, kokuları ve tatları
alır. Bu sırada yaşadığı olaylardan dolayı sevinir, üzülür,
heyecanlanır, sıkılır, endişelenir, telaşlanır. Hatta hipnoz
altındaki kişinin yaşadığı olayların etkileri dışarıdan fiziksel
olarak da izlenebilir; yapılan telkinle doğru orantılı olarak
kişide nabız artışı, tansiyon artışı, cildinde kızarıklık oluşması,
ateşinin yükselmesi, mevcut ağrıyı veya acıyı hissetmemesi gibi
belirtiler meydana gelebilmektedir.

Örneğin hipnoz uygulanan bir deneyde, bir kişiye bir hastanede
bulunduğu ve bu hastanenin 10. katında ölmek üzere olan bir
hasta olduğu söylenmiş ve ancak kendisinin hızlı bir şekilde
 elindeki ilacı yetiştirirse, hayatının kurtulabileceği telkin edilmiştir.
Bu kişi hipnoz sırasındaki telkinin etkisiyle son derece hızlı olarak
10 katı çıkmaya başladığını sanmıştır. Bu sırada nefes nefese
kalmış, iyice yorulduğu için de nefesini kontrol edemeyecek hale
gelmiştir. Bunun üzerine artık en üst kata geldiği, ilacı yetiştirdiği söylenmiş ve rahat bir yatağa uzanabileceği telkin edilmiştir.
Böylece hipnoz uygulanan kişi rahatlamıştır. Hipnoz yapılan kişi,
kendisine telkin edilen mekanı ve ortamı tüm gerçekliğiyle
yaşamasına rağmen, ortada ne bahsedildiği gibi bir mekan,
ne insanlar, ne de olaylar vardır.

Soğuk Odada Terlemek

Bir diğer deneyde ise, normal bir odada bulunan kişiye bir
hamamda olduğu ve hamamın çok sıcak olduğu telkin edilmiş,
ardından bu kişi aşırı derecede terlemeye başlamıştır.

Burada çok önemli bir nokta dikkat çekmektedir: İnsan
vücudunda terlemenin oluşması için bazı etkilerin meydana
 gelmesi gerekir. Ancak bu hipnoz olayında hipnotize edilen
kişi, dışarıda terlemeye sebep olacak hiçbir etken
bulunmadığı halde terlemiştir. Bu örnek açıkça göstermektedir
ki, bir mekanda bulunmak ya da bir ortamı hissetmek için
o ortamın ya da mekanın fiziki varlığı şart değildir.
Suni uyarılar veya telkin yoluyla, benzer
etkilerin oluşturulması mümkündür.

Ulusal Hipnoterapi Derneği, Ulusal Psikoterapistler
Derneği, Profesyonel Hipnoterapistler Merkezi,
Hipnoterapi Araştırma Derneği gibi birçok kuruluşun
üyesi olan İngiliz hipnoterapi uzmanı Terrence
Watts da bir makalesinde, hipnoz sırasında geçmişteki
bir olayı hatırlayarak anlatan kişilerde, anlattıkları
olayla bağlantılı olarak bazı fiziksel değişimler
gözlendiğini belirtmektedir. Örneğin kişinin anlattığı
olayda, nefes alamama durumu oluşmuşsa, olayı
hipnoz altında anlattığı sırada yine nefesi daralmakta,
hatta bir süre için tamamen durmaktadır. Watts,
hipnoz altındayken küçükken dövüldüğü bir anı
anlatan kişinin yüzünde tokat izlerinin belirdiğini
belirtmektedir. Ayrıca Watts bunun bir gizem olmadığını,
vücudun acı algısına tepki verdiğini belirtmektedir.

Hipnoz Deneyleri

Hipnoz uygulamalarında görülen en çarpıcı örneklerden biri de
hipnoz yapılan kişinin cildinde telkin sonucu yaralar dahi
oluşabilmesidir. Örneğin Paul Thorsen isimli bir araştırmacı,
hipnoz altındaki bir kişinin koluna sadece bir kalemin ucunu
değdirmiş ve bunun kızgın bir şiş olduğunu telkin etmiştir. Kısa
bir süre sonra kalemin ucunun değdiği noktada bir yanık
kabarcığı belirmiştir. Yine aynı araştırmacı, Anne O. isimli
kişiye, hipnoz esnasında kolunun A harfi şeklinde kanırtırcasına
çizildiğini telkin etmiştir. Başka hiçbir şey yapılmadığı halde, o
bölgede A harfi şeklinde kızarıklık belirmiştir. Bourru ve Burot
isimli araştırmacılar ise, hipnoz altındaki bir kişiye kolunun
kesildiğini telkin etmişler ve yumuşak bir kalemle çizilen hafif
bir çizginin ardından kan sızdığını görmüşlerdir.

E. A. Hadfield ise, hipnotize ettiği bir denizciye, koluna kızgın
bir demir bastığını ve o bölgenin yanacağını söylemiştir. Halbuki,
sadece parmağının ucunu şöyle bir dokunmuştur. Ardından da
üzerini sarmıştır. 6 saat sonra sargılar açıldığında, o bölgede
gerçekten hafif bir kızarıklık ve kabarıklık görülmüştür.
Hadfield, "ertesi gün kabarık hayli büyümüştü ve tıpkı yanık
yeri gibi su toplamıştı" diye belirtmiştir. Hipnoz sırasında insan
vücudunda meydana gelen bu değişiklikler, görme, duyma,
dokunma, işitme, acı, ağrı gibi algılarımızın oluşması için dış
dünyaya ihtiyacımızın olmadığını göstermektedir.

Tüm bu örneklerden de anlaşıldığı gibi, hem görüntünün nasıl
oluştuğunu incelediğimizde, hem teknolojik gelişmeleri takip
ettiğimizde, hem de hipnoz gibi telkin yöntemlerini bu bilgilere eklediğimizde ortaya kesin bir gerçek çıkmaktadır: İnsan, ömrü
boyunca bedeninin dışındaki bir dünyada yaşadığını zanneder.
Halbuki dünya dediğimiz herşey algı merkezlerimize ulaşan
 sinyalleri beynimizin yorumlamasıdır. Yani biz beynimizin
içinde oluşan dünyadan başka bir dünyayla hiçbir zaman
muhatap olamayız. Dışımızda ne var, bunu asla bilemeyiz.
Beyne ulaşan sinyallerin kaynağının dışarıda mevcut bulunan
maddi varlıklar olduğunu iddia edemeyiz. Çünkü dış dünya
olmadan da algılar dünyası meydana gelebilmektedir.
Bugün bu konu, en temel bilimsel kitaplarda yer alan ve
lise çağlarından itibaren insanlara öğretilen, kesin bir
gerçektir. Sorun, insanların bu gerçek üzerinde
düşünmemeleridir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Giriş

Niçin Kendini Kandırıyorsun?İnsan aldanıp yanılmaya, yanlış yola sapmaya, kendini kandırarak ömrünü boş işlere harcamaya yatkın bir varlıktır. Yeryüzündeki her detay son derece mucizevi özelliklere sahiptir. Buna rağmen düşünmeyen insan vicdansızlık yaparak bunları görmemeye, duymamaya veya görüp, duyup da anlamazlıktan gelmeye meyillidir. Ancak unutulmamalıdır ki eğer insan Allah'ın varlığı ve büyüklüğü üzerinde düşünmez ve aklını kullanmazsa, dünyada yaşadıkları nedeniyle sonsuz bir pişmanlıkla karşı karşıya kalabilir.

Gerçek ve samimi imana sahip insanlar hiçbir konuda kendilerini kandırmaz ve gerçeklerden kaçmazlar. Çünkü bu insanlarda güçlü bir Allah korkusu vardır ve bu nedenle Allah'ın rızasını kaybetmekten, O'na kullukta kusur etmekten şiddetle sakınırlar. Ama Kuran'da bildirilen ifadeyle "kalbinde hastalık olan kişiler" ise Allah'a ibadet etmekte "ağır" davranırlar. Allah bu insanların varlığını Nisa Suresi'nin 72. ayetinde "Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır" şeklinde bildirmiştir.

Bu insanlar Kuran'a uygun olan yaşam ve ahlak modelini bilirler, ama samimi olmadıkları için bu konuda isteksizdirler. İbadetleri yerine getirmemek için daima bahane ararlar. Sürekli böyle bir arayış içinde oldukları için de her şart ve ortamda kendilerini kandıracak ya da doğru olandan uzaklaştıracak sahte gerekçeler bulurlar. Allah'ın bir başka ayetinde bildirdiği gibi "bir ucundan dini yaşarlar" ve Allah'a gereği gibi kulluk etmezler. Halbuki onlar böyle samimiyetsiz bir ibadet anlayışıyla yalnızca kendilerini kandırırlar.

Samimiyetten uzak insanların Allah'a karşı olan sorumluluklarından kaçmak, ömürlerini dünyevi hırslarla tüketmek için bitip tükenmeyen bahaneleri vardır. Genç yaşlarında, okul yıllarında, iş hayatına atılınca, eğlencede, yazın, kışın, çocuk sahibi olunca, üzülünce, sevinince... Her durumda ibadet etmelerine, Allah'ın gösterdiği ahlakı yaşamalarına engel olarak gösterebilecekleri suni sebepler üretebilirler. Burada önemli olan, insanların bu gerekçeleri öne sürerken samimiyetsiz olduklarının iyice anlaşılmasıdır. Çünkü dünya üzerinde bir insanın Allah'ın istediği güzel ahlakı yaşamasına engel olabilecek hiçbir gerekçe olamaz. Eğer insan böyle bir gerekçe öne sürüyorsa, bu, tamamen kendi samimiyetsizliği veya iradesizliğinin göstergesidir.

Allah'ın kendisini her an sarıp kuşattığını, kendisine şah damarından yakın olduğunu, herşeyi gördüğünü, işittiğini, herkesin gizlediklerini de açığa vurduklarını da Rabbimizin bildiğini bilen bir insan, O'na olan kulluğunda asla samimiyetsizlik yapmaya kalkışamaz. Bir bahane öne sürecek olsa bunu, daha kalbinden geçirirken Allah'ın bileceğini ya da kullukta çekimser davranan bir insanın içindeki isteksizlikten Allah'ın haberdar olacağını çok iyi bilir. Dolayısıyla da kendisini kandırmanın bir kaçış olamayacağının, aksine onu çok büyük kayıplara uğratacağının da bilincindedir. Böyle bir insan hiçbir şartta Allah'ın rızasından taviz vermez. Çünkü Allah'a kesin bir bilgi ile iman ettiği için zaafı yoktur. Kayıtsız şartsız bir samimiyet içindedir.

Kalbinde hastalık bulunan insanlar ise, Allah'ı açıkça inkar etmeseler de imanlarında bir zaafiyet olması söz konusudur. Yani inançları belli koşullara bağlıdır. Nefislerinin rahatıyla ya da çıkarlarıyla çelişen ilk anda, güzel ahlaktan taviz vermekten çekinmezler. Bunun dışındaki zamanlarda da kendilerince kolaylarına gelen ibadetleri yerine getirerek vicdanlarını rahatlatmaya çalışırlar. Bu insanlar kendilerini çok açık bir şekilde kandırırlar, ama bir türlü bunun şuuruna varmazlar.

Kendini Kandırmak Yerine Samimiyet

Durum böyleyken insanın değil kendisini kandırması, son derece açık bir şuurla ve dikkatle kulluk görevini yerine getirmesi gerekir. Bu da, kişinin her an vicdanının sesini dinlemesi ve Allah'ın kitabı Kuran'a uyması ile mümkündür. Samimi olarak iman eden bir insan için başka bir yol yoktur. İnsanın dünyada yaşadığı süre boyunca her geçen saniye ölüme ve hesap gününe biraz daha yaklaştığını, yaptığı her davranışın, aklından geçen her düşüncenin Allah'ın bilgisi dahilinde olduğunu ve bunlardan sorumlu tutulacağını düşünmesi, kendisi için en güzel ve kazançlı olan yoldur.

Dikkat edin, Allah'a karşı samimi olmaya yönelten bu yol, insan için en kolay olanıdır. Bir anlık düşünmenin ve verilen samimi bir kararın ardından insan tüm yaşamı boyunca bu kararın getireceği şuur açıklığı ile yaşayabilir. Bu bilinci kazandığında ise hiçbir konuda kendini kandırmaz ve bu şekilde kendi kendini ebedi zarara uğratmaktan sakınmış olur.

Unutmayın; kendini kandırmak insan için, bir nevi ateşle oynamaktır. Kişi, bu şekilde oyalanırken ve tam da dünyaya dalmışken bir anda canını teslim almaya gelen melekleri yanında bulabilir. Bu durumda "Ne iyi ettim, dünyadaki hayatım boyunca yedim, içtim, gezdim, eğlendim, sorumluluklarımı, kulluk vazifemi gözardı ettim, hiç düşünmedim" diyebilecek midir? Kuşkusuz ki hayır. Bu, en gafil insanın bile aklından geçiremeyeceği bir düşüncedir.

Bu, bütün insanların aklından bir an bile çıkarmaması gereken çok önemli bir gerçektir. Allah bu gerçeği ayetlerinde hatırlatırken, kendilerini kandıran insanların pişmanlıklarını ve çaresizliklerini de şöyle bildirmektedir:

"Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azab apansız size gelip çatmadan evvel. Kişinin (yana yakıla) şöyle diyeceği (gün): "Allah yanında (kullukta) yaptığım kusurlardan dolayı yazıklar olsun (bana) doğrusu ben, (Allah'ın diniyle) alay edenlerdendim." Veya: "Gerçekten Allah bana hidayet verseydi, elbette muttakilerden olurdum" diyeceği, ya da azabı gördüğü zaman: "Benim için bir kere daha (dünyaya dönme fırsatı) olsaydı da, ihsan edenlerden olsaydım" (diyeceği günden sakının). " (Zümer Suresi, 54–58)

Ölüm Gerçeğini Görmezden Gelmeye Çalışanlar, Yüzünden İnsan Işığı Alınmış Olanlar

Dünya Hayatının Beynimizde Oluştuğu, Teknik Bir Gerçektir